Ben En İyisi Olmalıyım

Yağmurlu bir Aralık akşamüstü, hava kapalı gök gürlüyor, yılın en sevdiğim dönemlerinde, en sevdiğim havada, şirin bir cafede oturmuş, önceki 1.5 yılda hiç tatil almadığım için yıl sonunda hakkım yanmasın diye tatil aldığım bir Cuma gününde hafif otofaji ve ketosis tetikleyen aralıklı orucumu bozarken ufak tefek işlerimi halledip içimdeki yaratıcı enerji patlamasını uzun süredir yazmadığım bu blog’umu yazmaya kanalize ediyordum. Bu rutin günün hikayesinin kanımca okumaya değer ve uzunca bir yazı olduğunu anlayabilmemiz için birkaç saat geriye, günün sabahına gitmemiz gerekli…

Gece yarısı uyanıp saatlerce uyuyamadığımdan sabah alarmımı 5. erteleyişimden (bir dönem 4 saatten fazla alarm ertelemişliğimi düşünürsek buna rookie numbers diyebiliriz) sonra sabah erken kalkmak için hiçbir sebebim olmayan bu tatil gününde gözümü açmaya çalışıyordum. Yine her anını nasıl en verimli geçiririm diye farkında bile olmadan bilincimin temellerini oluşturan nöron ağlarımı optimize ettiğim bir sabah ufak bir yazıyla karşılaştım. ‘Bir makine değilsin’ diye başlıyordu. Yazıyı adeta bir makine gibi hızlıca tüketiyordum, cümlelerin geri kalanını okumaya devam ederken bir an yavaşladım.

Ve durdum. Arada yavaşlamamız, insan olduğumuzu hatırlamamız, bizi insan yapanlara sarılıp, bizi robotlaştıran etkenleri daha fazla hayatımızda tutmamızdan bahsediyordu. Sonra bir an ne kadar hiper-optimize ve verimli yaşadığımı hatırladım. Ah, verimlilik ve üretkenlik sözcüklerinin arasındaki çizgiyi bulamayan ben… İşte o an, içimde uzun süredir patlamaya hazır bekleyen bazı duygular tetiklendi ve ben de blog’umda uzun süre sonra yeni bir sayfa açtım ve kendime şu soruyu sordum:

Beni insan yapan ne kalmıştı son dönemde?

Yatağımda yatarken uyanmaya çalışırken bile işimde daha iyi olup teknolojideki en yeni araçları ve trendleri Hacker News’da takip etmek mi? Güzel bir manzara gördüğümde anı yaşamak yerine her saniye elimde telefon ya da kamerayla en yüksek çözünürlükte RAW fotoğraf/video çekip o akşamüstünden çıkarılabilecek en güzel görüntüyü elde etmeye çalışmak mı? Her gün hayatı Floor is Lava der gibi gamify edip ‘bugün en az 1-2km yüzmezsem, spor ile en az 1000kcal yakmazsam öleceğimFOMO’su mu? Yoksa soğuk bir kış gününü rahat, ılık bir duş yerine tüm bedenimi şoklayacak buz gibi bir duş alıp kafamdan aşağı buzlu su dökerek kapatmak mı? Keyif almak için oyun oynarken bile hep MVP olmak zorunda hissetmek mi? Sinirlendiğimde stres atmak için Kasım’da denize atlayıp tüm enerjimi 1km yüzmeye kanalize edip 1’38” pace görmek mi?

Geçmiş yıllarda da durum farklı değildi: bir dönem kilo vermeyi abartıp 63 kiloya inmek mi? (180cm civarlarındayım) Benzer bir dönemde 10 günde 7 kilo vermek mi? (beni o zamandan iki hafta önce görenler ‘yok olmuşsun‘ cümlesini kullandılar) Sabahtan akşama düşüncelerden kaçmak için öğlen yemek yemeden, durmadan tam gaz snowboard yapmak ya da 5 saat buz pateni yapmak mı? (snowboard güzel, ancak düşüncelerden kaçmak için yapılıyorsa that’s another story) Sakinleşmek için zaman algısını kaybedip 13 dakika buzun içinde kalmak mı? (iyi uyuyakalmadım) Bir sabah kalkıp durmadan 16km koşmam mı? (biraz daha zorlasam yarı marathon) Üniversite bitmişken gaza gelip bakalım nereye kadar yüklenebiliyorum deyip bir ara aynı anda 5 farklı projede developer olarak çalışmak mı? (anlamsız, ama deneyip gördüğüme pişman değilim) Bir dönem özgüvenimi kaybettiğimde Tinder’dan günde 3 date’e çıkıp body count’ımı hatırlamayacak kadar artırmak mı? (sapyoseksüel/demiseksüel biri olarak şu an çok anlamsız geliyor, ama o zaman için doğrusu oydu!) Buraya yazmayacağım yanlışlar da yaptım, büyük potlar da kırdım ancak pişman değilim: o zaman o duygudurumumda öyle olması gerekiyordu. Yaptığım yanlışlardan ders alarak doğru insan oldum.

Bir Mayıs gününde İstanbul’dan İzmir’e son uçak biletimi aldım ve that was it. O dönem, çoook eğlendiğim ama bir o kadar da yüzeysel olan, derinlikten uzak dönem olarak aklımda kaldı hep. Ama aklımda hep bir soru kaldı:

Ben tüm bu zamanda kime neyi kanıtlamaya çalışıyordum?

İşte hep bu sorunun cevabını aradım. Yaklaşık on yıl önceydi. Sorguladım, anlamaya çalıştım, dönem dönem neyi hatırlamaya çalıştığımı da unuttum, ancak bugün daha net anlıyorum: Kim olduğumu hatırlamak için önce her şeyi unutmam gerekiyormuş. Ya da unuttuğumu sanmak. Bu yüzden kapandım, hayallerimi, umutlarımı, en derinden istediğim ama gerçekleşmeyeceğini kabullendiğim her şeyi bilinçaltımdaki en derin çukuru kazıp içine attım. Sonra üzerine nihilist/hedonist bir dağ inşa ettim. Bu dağda en derine gömdüğüm duygulardan kökleriyle beslenen yetişen zehirli bitkilerle beslendim, bu dağdaki en zehirli akrepler bile soktuğunda artık canım acımıyordu. Boşvermiştim. Ve yeni bir dönem başladı: en sevdiğim aktivitelerden, heyecandan, hissetmekten, içimde sıkıştıkça korku ve panik olarak çıkmaya çalışan en derin duygulardan kaçtım, kaçtıkça gömdüm. Yüzeysel dünyamda hayallerim bugün öğlen hangi birayı içerek kendimi sakinleştirmeye çalışsam, hangi arkadaş grubuyla özümden uzaklaşıp hatırlamayacak kadar içsem gibi düşüncelere indirgenmişti. Gelecek yoktu, şu an vardı. Ancak iyi anlamda anda kalmak gibi değil, gelecek umutlarımı tamamen gömmenin verdiği bir boşvermişliğin sonucuydu. Keyfim yerindeydi. Bir dönem böyle geçti.

Bu blog’umu ironiktir ki üniversiteden yeni mezun olduğum zamanlar monotonluktan çıkmak olarak gördüğüm bir Ekim gününde açmıştım. Yıllarca arada orada burada paylaştığım düşünceleri bir blog’da toplama fikri hoşuma gitmişti, iyi ki de yapmışım. Gün geldi aylarca yıllarca yazmadım, sustum, içimden gelmedi, ben de hep gömdüm. Gün geldi tutamadım, tutmak istemedim, neredeyse her gün yazdım durdum. İçimde bir şeyler çıkmaya çalıştı hep. Ne olduğunu bile bilmiyordum ama o ses içimde bağırdıkça ben de burada bağırıyordum. Yıllar içinde kendi dünyayla-paylaşabilceğim-kadar-filtrelenmiş-günlüğüm gibi kullandığım bu blog’umdan tahmin edemeyeceğim insanlarla tanıştım, hiç okunmadığını düşündüğüm yazılarımın okunduğunu hatta fazlasıyla tutup viral olup internette bir sürü insan tarafından paylaşıldığını fark ettim (not: o yazıda yazdıklarımın arkasındayım, ancak oradaki toxic ve ilişkiler üzerinden oyunlar oynayan modeldeki insanları hayatımda tutmuyorum). Yazmaya devam ettim, nedenini bile bilmiyorum ama genelde hep sesimi duyurmak içindi. O dönemler Türkiye’de çok popüler bir app’in tek developer’ı, UX tasarımcısı ve co-founder’ıydım ve bilin bakalım bir zamanlar tüm enerjimi verdiğim bu app’in işlevi neydi: sesini duyurmak. Toplum bireyselleştikçe, ben dahil çoğu insan, duygularını bastırıp içine atıyordu. İnsan ilişkileri robotlaşmıştı, insanlar sabahları birbirine doğru düzgün selam bile vermiyordu. Ben bunu istemiyordum.

Hepimiz çok yalnız hissediyorduk, bir şeyler yapmalıydım.

Dünyayı kurtarmaya hazırdım, ama kendimi kurtarabilecek miydim? Dünya kurtarılmaya hazır mıydı? Kafamda bilinçli olarak işleyemeyeceğim sayısız düşünce, duygu, ve tetiklenmelerin fırtınasındayken, kasırganın tam gözünde durduğumda aklımda tek bir düşünce vardı: bir şeyler yapmalıydım. Ama ne yapacağımı bilmiyordum. Tam açıklayamıyordum ama İngilizce’deki something wasn’t right cümlesi durumu özetliyordu. O ne yapacağımı bilememenin mental yorgunluğu ve kendi hayatımda bile ne istediğimi bilememenin bilinmezlik kuşkusu ile yıllar geçti. Her şey çok yüzeyseldi, insan ilişkileri para iş ve çıkar üzerine, eğlence anlayışları ise yalnızca iş sonrası içmek üzerineydi. Ama bu ben değildim. Hayat daha fazlası olmalıydı. Daha derin bir şeyler vardı, orada olduğunu biliyordum. En derinlere de gömsem, şehir hayatının her akşam dağıtmacasıyla susturmaya çalışsam da gece yatağıma yattığımda, rüzgar dindiğinde, sesler sustuğunda derinlerden gelen ve tekrar yüzeye çıkmaya çalışan bir şeyleri duyabiliyordum.

Sayısız olay, insan, aktivite, deneyim geçti, o ses de zamanla sustu. Her şeyin anlamsız olduğu bir evrende hiçbir şey bana derinden dokunamazdı, robotlaşmış hayatımda keyfim yerindeydi: kalk, kahve iç, bira iç, yine kahve iç, bira iç, yüzeysel ilişkiler yaşa, yüzeysel muhabbetler yap, uyu. Hissetme. Düşünme. Yaşama.

İçimden bir şeyler beni bu yüzeysellikten uzaklaştırıp özüme döndürecek miydi? Yıllar geçtikçe geçmişteki güzel günlerin, şansların, kafamda oluşturup yaşadığım o ütopik üniversite dönemlerinin bir daha asla gelmeyeceğini kabullenmekle gelecekte beni bekleyen belirsizlik arasında duvardan duvara çarparken kendimi panik atak üzerine panik atak yaşarken buldum. Kontrolcü ve mükemmeliyetçi yapım her şeyin o an olmasa da gelecekte güzel olacağını bilmek istiyordu, ancak dünyanın kaosunda bu asla mümkün değildi ve içimdeki gelecek umuduyla devamlı olarak savaşıyordu.

İşte tam da o dönemde, derinlerdeki bir şey beni bir şekilde o hayattan uzaklaştırıp daha sakin, daha aktif, daha sağlıklı ve daha derinlere inebileceğim bir hayata sürükledi. Kendimi birkaç yıl önce, şehre biraz daha geç döneyim, Kasım’da dönerim, Aralık’ta dönerim, Ocak’ta dönerim derken yazlıktan şehre asla dönmeyip neredeyse her gün soğuk denizde yüzerken buldum. Noktaları geçmişe dönük birleştirdiğimde her gün yüzmek, hayatta aldığım en doğru üç kararımdan sonra dördüncüsü olabilirdi (diğerleri üniversitede elektrik elektronik mühendisliğinden bilgisayar mühendisliğine geçmek, İstanbul’u terk etmek, kedi sahiplenmek).

Bir kışı şehirden uzakta geçirdikten sonra böyle de oluyormuş dedim: bu hayat tarzı da varmış, ve her açıdan olmasa da bir sürü açıdan çok daha benlikmiş. Zamanla yaptıklarım değişti, arkadaş çevrem değişti, hayat tarzım değişti. Çok daha kaliteli ve sağlıklı hobiler edindim, alkolü neredeyse sıfıra indirdim, içimde inanılmaz bir yaşam enerjisi vardı, çok daha güzel anlar paylaştığım arkadaşlar edindim. Biz değişince, çevremiz de zamanla bize uyumlanacak şekilde değişiyormuş.

Yine de hala en iyisi olmalıydım. Hayata karşı kendimi kanıtlama isteği beni uğraştığım her alanda başarılı, ancak iç dünyamda oldukça kaotik yapıyordu. Tüm canlılar gibi her şeyi mükemmel yapamayacağımın bilinci ile içimde baskılamaya çalıştığım tarif edemediğim enerji sürekli beni ikilemde bırakıp psişemi alt üst ediyordu. Ben de kendisini korkularımla yüzleşmemek adına bastırıyordum. Ancak kendimden bir yere kadar kaçabilirdim…

Ve geldik şimdiki zaman’a. Çok yakın bir geçmişte aynı anda hayattaki hep kaçtığım en büyük korkularımdan bir kaçıyla aynı anda yüzleşmek zorunda kaldım. İşte tam o noktada yıllardır içime attığım her şeyi bastırdığım kabuğum bütün o yüke dayanamayıp çok uzun süre sonra çatlayıp kırıldı. Yıllar içinde bastırdığım her şey hayal bile edemeyeceğim bir güçle yüzeye çıkmaya başladı. Hangi duyguyu yaşayacağımı fark edemez oldum ve çok güçlü bir rüzgarla savrulmaya başladım. Ve sanırım ilk kez şunu kabullendim: en iyisi olamam. En iyisi olmaya çalışmak hileli bir oyunu kazanmaya çalışmaktı, imkansızdı ve anlamsızdı. Ve sonra kendime baktım. Olduğum gibi, tam da olmam gereken yerdeyim aslında. Yalnızca hala devam eden duygu patlamaları bunu bazen unutturabiliyordu.

İşte ben de en iyi yazım olmasa da son iki günde yazıp silip değiştirip kırpıp (hala zor kırılan eski alışkanlıktan en iyisi olması için uğraşlar mı bunlar yoksa?) bu yazıyı yazdım. İçimde bir şey, çok uzun zamandır susturduğum bir şey, bana yaz dedi. Böyle güçlü bir tümduygular yoğunluğunu ve kökten değişimi en son on yıl önce yaşamıştım. Sanırım hayatımdaki en büyük değişimlerden birinin tam ortasındayım. Bunu sözcüklerle açıklayamıyorum, ama hissediyorum.

Yağmurun durduğu bir Aralık gecesi. An itibariyle doğumgünüm. Bir sürü güzel insan beni aralarına davet etti, hepsini de çok seviyorum. Ancak bir şey bana otur ve bunu yaz dedi. Neden? Bunu gelecekte noktaları geriye doğru birleştirince göreceğim. Ancak bu yazıyı buraya kadar okuyan insan, evet sen, tam olarak sana diyorum: umarım sen de kendinden bir şey bulursun, ilham alırsın, ve hepimiz güzel hikayelerimizde heyecanla yeni bir bölümün sayfalarını açar, yepyeni anılarla doldururuz. Hep beraber güzel anılar paylaşırız.

Çünkü hayatta her şey paylaştıkça anlamlıydı, ve belki de en iyisi bir kişilik özelliği değil, paylaşılan güzel anlardan ibaretti.

Ben

Ben kimim?

Ben, yaşamaktan, sevmekten, doğruluktan korkmayan biriyim. Var olmanın, hayata bir kere gelmenin, ve bu özel anda yaşamanın değerini anlayıp anlatamayan kişiyim.

Ben, karşıma çıkan insanların da dürüst olmasını bekleyen, tek istediği biraz iletişim kurabilmek, her tür birey veya varlık arasındaki sorunların doğru iletişim yoluyla çözülebileceğine inanırken, başkalarının da buna inanmasını bekleyen biriyim.

Ben, hayatta yeri geldiğinde her şeyden vaz geçmeye değecek insanlar ve olaylar olduğuna inanan, ve diğer insanların da bu tür değerli bağları hissedebileceğini sanan biriyim.

Ben, insanların, diğer insanlara, hayvanlara, doğaya, ve belki de en önemlisi kendilerine karşı dürüst ve sevgi dolu olmasını isteyen bir hayalperestim.

Ben, zekanın bile yapay olduğu şu günlerde, gerçek duyguları yaşayabilen, başkalarının da aynı duyguları yaşayabileceğine inanan yüksek beklentilere sahibim.

Ben, insanların, tıpkı hayvanlar gibi, çıkar ilişkisi olmadan da iyilik yapabileceğine inanan, her davranışın arkasında sinsi bir plan aramayan kişiyim.

Ben, sevdiğim ve güvendiğim insanları yarı yolda bırakmayan, ve insanlardan da bu dürüstlüğü ve saygıyı bekleyen, en beklemediği noktada sırtından vurulan kişiyim.

Ben, dışarıdan kötü ya da saygısızca bile görünen davranışların arkasında, çoğunluğun gördüğünün arkasında daha büyük resimde herkesin iyiliği için çabalayıp, hedef göstermeyi seven toplum tarafından saygısız ve sevgisiz olarak damgalanan bireyim.

Ben, ego ve popülarite savaşındaki insanlar arasında nefes almaya çalışan, rol yapmayı sevmeyen, bozulmamış kişiyim.

Ben, şu dünyada hala bir şeylerin güzel olabileceğine inanan kişiyim.

Sanırım sana çok fazlayım, dünya.

Ben, ben olduğum için özür dilerim.

Bazılarımız

Kafanın içinde dünyayı geziyorsun. Olabilecek tüm kombinasyonları hayal ediyorsun. İnsanları tanıyorsun, zaman geçiriyorsun. Paylaşıyorsun.

Güveniyorsun.

Ve güvendiğine pişman oluyorsun. Elinde ise yalnızca birkaç günlük huzur kalıyor. 

Hepimiz sürekli yeni insanlarla karşılaşıyoruz. İlk andan itibaren onlarla ilgili izlenimlerimizi aklımızın uçsuz bucaksız nöronlardan oluşan ağına atıyoruz. Zaman geçtikçe kafamızın içindeki bu ağlar, insanlar hakkında daha net bilgilere ve varsayımlara ulaşmamıza sağlayacak kapıları açıyor. Peki ya her şey bir oyun ise? Ya her şey bir hayal ise? Eğer herkes rol yapıyorsa, her şey bir simülasyon ise, duygu ve düşünce dediğimiz her şey laboratuvar ortamındaki bir kap içinde bulunan bilincimizi uyaran elektrik sinyali ise neyin anlamı var ki? Hiçbir şeyin gerçek olamadığına inandıktan sonra en anlamlı olgulara bile nasıl anlam yükleyebiliriz? Arkadaşlarımızın, yaşadıklarımızın, hissettiklerimizin, ailemizin, evimizin, hatta maddenin varlığından nasıl emin oluruz?

İnsanlar biraz daha güce sahip olmak için başkalarının hayatlarına kıyıyorsa, yalnızca kendilerinden daha güçsüz diye hayvanların haklarını hiçe sayıyorsa, başkalarını ezerek başarılı oluyorsa, ne anlamı var ki bu toplumda barınmanın?

En güvendiklerimiz gözlerimizin içine bakıp yalan söylüyorsa, sevgi gibi kutsal bir duyguya ihanet ediyorsa, emekleri bir çırpıda çöpe atıyorsa ne anlamı var ki sevmenin?

Ne anlamı var ki güvenmenin?

İnsanlar gerçeklerden kaçıyorsa, yalan bir dünya içinde yaşamak istiyorsa, sorunları olduğunda yapıcı olup çözmek yerine yıkım yolunu seçiyorsa, ne anlamı var ki iletişim kurmaya çalışmanın?

Bu dünyada herkes mutsuz, olmayan hayaller peşinde üzerilerinde şık kıyafetlerle, makyajlarla, parfümlerle, gösterişli arabalarla bir sürü insan. Yukarıdan yalnızca karınca sürüsü gibi gözüküyorlar. Bir çırpıda ezilebilecek kadar küçükler, ve dünyayı mahvedecek kadar büyükler.

Bazılarımız topluma ayak uydurup, kendilerine dayatılan düzenli robotik hayatı tercih ediyor. Geri kalanlarımız ise gittikçe daralan distopyanın duvarları arasında klostrofobinin gözlerinin içine bakıp nabzının arttığını hissederek çıkacak bir yer alıyor. Bazılarımız şehir ışıkları arasında kamaşan gözlerini kapıyor, bazılarımız ise o kadar yalnız ki karanlık bile parlak geliyor.

Bazılarımız iş, para, koşturmaca ve antidepresanlar arasında bir ölümü yaşamayı hayat sanıyor, bazılarımız ise tüm farkındalığıyla döngüden çıkmaya çalışıp dibe çekiliyor.

Bazılarımız bunu da bir kenara atıp hayatına devam ediyor,

Bazılarımız ise yalnızca yaşamak istiyor.

En Büyük Korku

En büyük korkumuz nedir? Yüzleşene kadar bunu pek de düşünmeyiz aslında. Günlük hayatımızda, bir şeyler bizi korkularımıza götürmedikçe pek oralı olmayız. Başarısızlık korkusu vardır ancak varlıklarımızdan olana kadar düşünmeyiz. Ölümden korkarız ama doktorun odasında sonuçları beklerken geçmek bilmeyen dakikalarda boğulana kadar hissetmeyiz.

Ya da sevilmemekten korkarız, ancak yalnızlığı iliklerimizi titreten biçimde en derinimizde hissedene kadar sevilebileceğimizi sanarız.

Her şey yolundadır, sıradan, huzurlu bir gündür. Güne sporla başlarsın, kahveni yudumlayıp işlerini hallettikten sonra hobilerinle ilgilenirsin. Korkmak için bir nedenin yoktur, yaşamak ve mutlu olmak için ise bir sürü nedenin vardır. Yaşamayı seçmişsindir. Gülersin, eğlenirsin, insanlarla vakit geçirirsin, bir şeyler paylaşırsın. Sonra güneş batar. Her şeyi beraberinde karanlığa ve gecenin sakinliğine devreder. Hava karardıkça insanların yüzleri soluklaşır, elimizi uzatırız ancak orada kimse yoktur artık. Herkes gitmiştir, yapayalnızızdır. Bağırırız ama kimse sesimizi duymaz, duyacak birinin bile olmadığını biliriz. Gökyüzüne bakarız, belki çok uzaklarda biri vardır, ama ona asla ulaşamayacağımızı biliyoruzdur. Birbirimize asla kavuşamadan öleceğimizi bilmenin korkusuyla öylece bakmaya devam ederiz.

Hava daha da soğumuştur. Evimize gideriz. Konuşuruz ama sesimizin soğuk duvarlardan yankılanması yalnız olduğumuzu fısıldayarak hatırlatır bize. Dakikalar saatlere dönüştükçe o fısıltı çığlıklara dönüşür ve bedeninin duvarlarında savrulur. Bağırmak istersin ama sesinin çıkmadığı bir kabus olmuştur hayat. Uyumak istersin ama uyuyamazsın, yapayalnızsındır. O dört duvar gittikçe daralır, kurtulmanın umuduyla kapıya koşarsın ancak o daha da dar bir odaya açılır. Duvarlar daralıp sırtından ve göğsünden bastırır. Nefes alamazsın. O duvarları yıkabilecek tek bir şey vardır. Hikayenin gidişatını bir anda tersine çevirecek tek bir ses.

Birinin nefesi. Birinin o karanlığın içinden adını söylemesi. Birinin, ölüme terk edilmişken seni kurtarması. Birinin seninle aynı yalnızlığı paylaşıp seni anlaması. Birinin, yaşadığın yalnızlık hapishanesinde seni ziyaret etmesi. Cebinden anahtarı çıkartması, ve sana özgür olabileceğini hissettirmesi. Birinin, denklemdeki tüm bilinmeyenleri yerine koyması ve her şeyi birlikte geride bırakabileceğinizi göstermesi. Birinin, tek başına mutlu olmanın mümkün olmadığını ve kendini bu şekilde kandıramayacağını hatırlatması. Birinin, kimsenin dolduramadığı sevgi boşluğunu doldurması. Birinin, sen hastanede tedavisi olmayan bir kanserden ölümü beklerken, hayatını kurtaracak bir ilaç olduğuna inandırması. Birinin, olabilecek bütün güzel şeyleri sana göstermesi.

En büyük korku nedir biliyor musun? Birinin bunlardan sonra seni terk etmesi.

Neden Hatırlamak İstemediklerimi Gözüme Sokuyorsun?

Kışın ortası. Serin sakin bir cumartesi akşamı. Huzurlu olduğunu kabul ettiğimiz evimizdeyiz. Pencere kapalı, kaloriferler açık. Sevdiğimiz güzel bir şeylerle uğraşıyoruz. Her şey yolunda, ya da en azından öyle görünüyordu…

En güzel şeyleri yaptığın keyifli bir gün. Geçmişin geçmişte kalmış, gelecekte seni güzel şeyler bekliyor. Hayaller kuruyorsun. Yarın ne yapacağından tut, on yıl sonra kiminle nerede olacağının hayallerini kuruyorsun. Sonuçta ne de olsa kimse hayallerini senden alamaz, değil mi?

Zamanında çok canını yaktılar senin. Hakları olsa bir şey demeyeceksin, ama haksız yere çok canın yandı. Bir şekilde hepsinden sıyrıldın. Tüm anılardan kalan ufak parçalar seni bugünkü sen yapıyor. Düştün, kalktın, tekrar düştün, yine kalktın ama her defasında incindin ve yoruldun. Dinlenmek gerek. Geçmiş defterini kapattın, bir rafa kaldırdın. Temiz bir sayfa açtın, geçmişe dair hiçbir şey yok. Ne de olsa tertemiz, bembeyaz bir sayfa, değil mi?

Kafanda yüzleşmek istemediğin, korktuğun insanlarla yüzleştin, oluşturduğun imajlarıyla savaştın ve yendin hepsini. Bilinçdışındaki seni rahatsız eden geçmişini yendin. Yoruldun, ama sorun değil, sakince uykuya daldın geceleri. Her gece rüyalarında biraz olsun huzura kavuştun. Sonuçta rüyalarında geçmişin seni rahatsız edemez, değil mi?

Telefonunu eline alıyorsun, eski bir fotoğraf gözüne çarpıyor… Eski bir konuşmayı görüyorsun. Hatırlamaman gereken şeyleri hatırlıyorsun. Hayat sen kaçtıkça evinde odanda rüyalarında her şeyden uzakta olduğunu düşündüğünde bile bazı şeyleri gözüne sokmayı başarıyor. Kaçtıkça daha da kovalıyor seni. Bitmiyor işte. Sonra bir gece gökyüzüne bakıyorsun ve ister istemez şunu düşünüyorsun sen de:

Belki sen de Ay’a bakıyorsundur. Bir başkasının yanındasındır. Ama aynı şeyi düşünüyorsundur.

Düşüncelere dalıyorsun. Geçmişte kayboluyorsun. Aslında her şeyle yüzleşmediğini fark ediyorsun belki de. Çünkü bazı defterleri yalnızca açan kapatabilir. Sen kapattığını sanarsın ama bir şeyler hep açık kalır. İlerlediğini sanarsın ama aklının bir köşesini kurcalar. Bırak açık kalsın o sayfa. Kapatamayacaksın işte. Onun yerine o defter bir kenarda dursun, daha güzel bir defter al, ona sıfırdan başla.

Bu da öylece açık dursun işte, belki biri bir gün o sayfaya tekrar bir şey yazar.

Belki.