Ben En İyisi Olmalıyım

Yağmurlu bir Aralık akşamüstü, hava kapalı gök gürlüyor, yılın en sevdiğim dönemlerinde, en sevdiğim havada, şirin bir cafede oturmuş, önceki 1.5 yılda hiç tatil almadığım için yıl sonunda hakkım yanmasın diye tatil aldığım bir Cuma gününde hafif otofaji ve ketosis tetikleyen aralıklı orucumu bozarken ufak tefek işlerimi halledip içimdeki yaratıcı enerji patlamasını uzun süredir yazmadığım bu blog’umu yazmaya kanalize ediyordum. Bu rutin günün hikayesinin kanımca okumaya değer ve uzunca bir yazı olduğunu anlayabilmemiz için birkaç saat geriye, günün sabahına gitmemiz gerekli…

Gece yarısı uyanıp saatlerce uyuyamadığımdan sabah alarmımı 5. erteleyişimden (bir dönem 4 saatten fazla alarm ertelemişliğimi düşünürsek buna rookie numbers diyebiliriz) sonra sabah erken kalkmak için hiçbir sebebim olmayan bu tatil gününde gözümü açmaya çalışıyordum. Yine her anını nasıl en verimli geçiririm diye farkında bile olmadan bilincimin temellerini oluşturan nöron ağlarımı optimize ettiğim bir sabah ufak bir yazıyla karşılaştım. ‘Bir makine değilsin’ diye başlıyordu. Yazıyı adeta bir makine gibi hızlıca tüketiyordum, cümlelerin geri kalanını okumaya devam ederken bir an yavaşladım.

Ve durdum. Arada yavaşlamamız, insan olduğumuzu hatırlamamız, bizi insan yapanlara sarılıp, bizi robotlaştıran etkenleri daha fazla hayatımızda tutmamızdan bahsediyordu. Sonra bir an ne kadar hiper-optimize ve verimli yaşadığımı hatırladım. Ah, verimlilik ve üretkenlik sözcüklerinin arasındaki çizgiyi bulamayan ben… İşte o an, içimde uzun süredir patlamaya hazır bekleyen bazı duygular tetiklendi ve ben de blog’umda uzun süre sonra yeni bir sayfa açtım ve kendime şu soruyu sordum:

Beni insan yapan ne kalmıştı son dönemde?

Yatağımda yatarken uyanmaya çalışırken bile işimde daha iyi olup teknolojideki en yeni araçları ve trendleri Hacker News’da takip etmek mi? Güzel bir manzara gördüğümde anı yaşamak yerine her saniye elimde telefon ya da kamerayla en yüksek çözünürlükte RAW fotoğraf/video çekip o akşamüstünden çıkarılabilecek en güzel görüntüyü elde etmeye çalışmak mı? Her gün hayatı Floor is Lava der gibi gamify edip ‘bugün en az 1-2km yüzmezsem, spor ile en az 1000kcal yakmazsam öleceğimFOMO’su mu? Yoksa soğuk bir kış gününü rahat, ılık bir duş yerine tüm bedenimi şoklayacak buz gibi bir duş alıp kafamdan aşağı buzlu su dökerek kapatmak mı? Keyif almak için oyun oynarken bile hep MVP olmak zorunda hissetmek mi? Sinirlendiğimde stres atmak için Kasım’da denize atlayıp tüm enerjimi 1km yüzmeye kanalize edip 1’38” pace görmek mi?

Geçmiş yıllarda da durum farklı değildi: bir dönem kilo vermeyi abartıp 63 kiloya inmek mi? (180cm civarlarındayım) Benzer bir dönemde 10 günde 7 kilo vermek mi? (beni o zamandan iki hafta önce görenler ‘yok olmuşsun‘ cümlesini kullandılar) Sabahtan akşama düşüncelerden kaçmak için öğlen yemek yemeden, durmadan tam gaz snowboard yapmak ya da 5 saat buz pateni yapmak mı? (snowboard güzel, ancak düşüncelerden kaçmak için yapılıyorsa that’s another story) Sakinleşmek için zaman algısını kaybedip 13 dakika buzun içinde kalmak mı? (iyi uyuyakalmadım) Bir sabah kalkıp durmadan 16km koşmam mı? (biraz daha zorlasam yarı marathon) Üniversite bitmişken gaza gelip bakalım nereye kadar yüklenebiliyorum deyip bir ara aynı anda 5 farklı projede developer olarak çalışmak mı? (anlamsız, ama deneyip gördüğüme pişman değilim) Bir dönem özgüvenimi kaybettiğimde Tinder’dan günde 3 date’e çıkıp body count’ımı hatırlamayacak kadar artırmak mı? (sapyoseksüel/demiseksüel biri olarak şu an çok anlamsız geliyor, ama o zaman için doğrusu oydu!) Buraya yazmayacağım yanlışlar da yaptım, büyük potlar da kırdım ancak pişman değilim: o zaman o duygudurumumda öyle olması gerekiyordu. Yaptığım yanlışlardan ders alarak doğru insan oldum.

Bir Mayıs gününde İstanbul’dan İzmir’e son uçak biletimi aldım ve that was it. O dönem, çoook eğlendiğim ama bir o kadar da yüzeysel olan, derinlikten uzak dönem olarak aklımda kaldı hep. Ama aklımda hep bir soru kaldı:

Ben tüm bu zamanda kime neyi kanıtlamaya çalışıyordum?

İşte hep bu sorunun cevabını aradım. Yaklaşık on yıl önceydi. Sorguladım, anlamaya çalıştım, dönem dönem neyi hatırlamaya çalıştığımı da unuttum, ancak bugün daha net anlıyorum: Kim olduğumu hatırlamak için önce her şeyi unutmam gerekiyormuş. Ya da unuttuğumu sanmak. Bu yüzden kapandım, hayallerimi, umutlarımı, en derinden istediğim ama gerçekleşmeyeceğini kabullendiğim her şeyi bilinçaltımdaki en derin çukuru kazıp içine attım. Sonra üzerine nihilist/hedonist bir dağ inşa ettim. Bu dağda en derine gömdüğüm duygulardan kökleriyle beslenen yetişen zehirli bitkilerle beslendim, bu dağdaki en zehirli akrepler bile soktuğunda artık canım acımıyordu. Boşvermiştim. Ve yeni bir dönem başladı: en sevdiğim aktivitelerden, heyecandan, hissetmekten, içimde sıkıştıkça korku ve panik olarak çıkmaya çalışan en derin duygulardan kaçtım, kaçtıkça gömdüm. Yüzeysel dünyamda hayallerim bugün öğlen hangi birayı içerek kendimi sakinleştirmeye çalışsam, hangi arkadaş grubuyla özümden uzaklaşıp hatırlamayacak kadar içsem gibi düşüncelere indirgenmişti. Gelecek yoktu, şu an vardı. Ancak iyi anlamda anda kalmak gibi değil, gelecek umutlarımı tamamen gömmenin verdiği bir boşvermişliğin sonucuydu. Keyfim yerindeydi. Bir dönem böyle geçti.

Bu blog’umu ironiktir ki üniversiteden yeni mezun olduğum zamanlar monotonluktan çıkmak olarak gördüğüm bir Ekim gününde açmıştım. Yıllarca arada orada burada paylaştığım düşünceleri bir blog’da toplama fikri hoşuma gitmişti, iyi ki de yapmışım. Gün geldi aylarca yıllarca yazmadım, sustum, içimden gelmedi, ben de hep gömdüm. Gün geldi tutamadım, tutmak istemedim, neredeyse her gün yazdım durdum. İçimde bir şeyler çıkmaya çalıştı hep. Ne olduğunu bile bilmiyordum ama o ses içimde bağırdıkça ben de burada bağırıyordum. Yıllar içinde kendi dünyayla-paylaşabilceğim-kadar-filtrelenmiş-günlüğüm gibi kullandığım bu blog’umdan tahmin edemeyeceğim insanlarla tanıştım, hiç okunmadığını düşündüğüm yazılarımın okunduğunu hatta fazlasıyla tutup viral olup internette bir sürü insan tarafından paylaşıldığını fark ettim (not: o yazıda yazdıklarımın arkasındayım, ancak oradaki toxic ve ilişkiler üzerinden oyunlar oynayan modeldeki insanları hayatımda tutmuyorum). Yazmaya devam ettim, nedenini bile bilmiyorum ama genelde hep sesimi duyurmak içindi. O dönemler Türkiye’de çok popüler bir app’in tek developer’ı, UX tasarımcısı ve co-founder’ıydım ve bilin bakalım bir zamanlar tüm enerjimi verdiğim bu app’in işlevi neydi: sesini duyurmak. Toplum bireyselleştikçe, ben dahil çoğu insan, duygularını bastırıp içine atıyordu. İnsan ilişkileri robotlaşmıştı, insanlar sabahları birbirine doğru düzgün selam bile vermiyordu. Ben bunu istemiyordum.

Hepimiz çok yalnız hissediyorduk, bir şeyler yapmalıydım.

Dünyayı kurtarmaya hazırdım, ama kendimi kurtarabilecek miydim? Dünya kurtarılmaya hazır mıydı? Kafamda bilinçli olarak işleyemeyeceğim sayısız düşünce, duygu, ve tetiklenmelerin fırtınasındayken, kasırganın tam gözünde durduğumda aklımda tek bir düşünce vardı: bir şeyler yapmalıydım. Ama ne yapacağımı bilmiyordum. Tam açıklayamıyordum ama İngilizce’deki something wasn’t right cümlesi durumu özetliyordu. O ne yapacağımı bilememenin mental yorgunluğu ve kendi hayatımda bile ne istediğimi bilememenin bilinmezlik kuşkusu ile yıllar geçti. Her şey çok yüzeyseldi, insan ilişkileri para iş ve çıkar üzerine, eğlence anlayışları ise yalnızca iş sonrası içmek üzerineydi. Ama bu ben değildim. Hayat daha fazlası olmalıydı. Daha derin bir şeyler vardı, orada olduğunu biliyordum. En derinlere de gömsem, şehir hayatının her akşam dağıtmacasıyla susturmaya çalışsam da gece yatağıma yattığımda, rüzgar dindiğinde, sesler sustuğunda derinlerden gelen ve tekrar yüzeye çıkmaya çalışan bir şeyleri duyabiliyordum.

Sayısız olay, insan, aktivite, deneyim geçti, o ses de zamanla sustu. Her şeyin anlamsız olduğu bir evrende hiçbir şey bana derinden dokunamazdı, robotlaşmış hayatımda keyfim yerindeydi: kalk, kahve iç, bira iç, yine kahve iç, bira iç, yüzeysel ilişkiler yaşa, yüzeysel muhabbetler yap, uyu. Hissetme. Düşünme. Yaşama.

İçimden bir şeyler beni bu yüzeysellikten uzaklaştırıp özüme döndürecek miydi? Yıllar geçtikçe geçmişteki güzel günlerin, şansların, kafamda oluşturup yaşadığım o ütopik üniversite dönemlerinin bir daha asla gelmeyeceğini kabullenmekle gelecekte beni bekleyen belirsizlik arasında duvardan duvara çarparken kendimi panik atak üzerine panik atak yaşarken buldum. Kontrolcü ve mükemmeliyetçi yapım her şeyin o an olmasa da gelecekte güzel olacağını bilmek istiyordu, ancak dünyanın kaosunda bu asla mümkün değildi ve içimdeki gelecek umuduyla devamlı olarak savaşıyordu.

İşte tam da o dönemde, derinlerdeki bir şey beni bir şekilde o hayattan uzaklaştırıp daha sakin, daha aktif, daha sağlıklı ve daha derinlere inebileceğim bir hayata sürükledi. Kendimi birkaç yıl önce, şehre biraz daha geç döneyim, Kasım’da dönerim, Aralık’ta dönerim, Ocak’ta dönerim derken yazlıktan şehre asla dönmeyip neredeyse her gün soğuk denizde yüzerken buldum. Noktaları geçmişe dönük birleştirdiğimde her gün yüzmek, hayatta aldığım en doğru üç kararımdan sonra dördüncüsü olabilirdi (diğerleri üniversitede elektrik elektronik mühendisliğinden bilgisayar mühendisliğine geçmek, İstanbul’u terk etmek, kedi sahiplenmek).

Bir kışı şehirden uzakta geçirdikten sonra böyle de oluyormuş dedim: bu hayat tarzı da varmış, ve her açıdan olmasa da bir sürü açıdan çok daha benlikmiş. Zamanla yaptıklarım değişti, arkadaş çevrem değişti, hayat tarzım değişti. Çok daha kaliteli ve sağlıklı hobiler edindim, alkolü neredeyse sıfıra indirdim, içimde inanılmaz bir yaşam enerjisi vardı, çok daha güzel anlar paylaştığım arkadaşlar edindim. Biz değişince, çevremiz de zamanla bize uyumlanacak şekilde değişiyormuş.

Yine de hala en iyisi olmalıydım. Hayata karşı kendimi kanıtlama isteği beni uğraştığım her alanda başarılı, ancak iç dünyamda oldukça kaotik yapıyordu. Tüm canlılar gibi her şeyi mükemmel yapamayacağımın bilinci ile içimde baskılamaya çalıştığım tarif edemediğim enerji sürekli beni ikilemde bırakıp psişemi alt üst ediyordu. Ben de kendisini korkularımla yüzleşmemek adına bastırıyordum. Ancak kendimden bir yere kadar kaçabilirdim…

Ve geldik şimdiki zaman’a. Çok yakın bir geçmişte aynı anda hayattaki hep kaçtığım en büyük korkularımdan bir kaçıyla aynı anda yüzleşmek zorunda kaldım. İşte tam o noktada yıllardır içime attığım her şeyi bastırdığım kabuğum bütün o yüke dayanamayıp çok uzun süre sonra çatlayıp kırıldı. Yıllar içinde bastırdığım her şey hayal bile edemeyeceğim bir güçle yüzeye çıkmaya başladı. Hangi duyguyu yaşayacağımı fark edemez oldum ve çok güçlü bir rüzgarla savrulmaya başladım. Ve sanırım ilk kez şunu kabullendim: en iyisi olamam. En iyisi olmaya çalışmak hileli bir oyunu kazanmaya çalışmaktı, imkansızdı ve anlamsızdı. Ve sonra kendime baktım. Olduğum gibi, tam da olmam gereken yerdeyim aslında. Yalnızca hala devam eden duygu patlamaları bunu bazen unutturabiliyordu.

İşte ben de en iyi yazım olmasa da son iki günde yazıp silip değiştirip kırpıp (hala zor kırılan eski alışkanlıktan en iyisi olması için uğraşlar mı bunlar yoksa?) bu yazıyı yazdım. İçimde bir şey, çok uzun zamandır susturduğum bir şey, bana yaz dedi. Böyle güçlü bir tümduygular yoğunluğunu ve kökten değişimi en son on yıl önce yaşamıştım. Sanırım hayatımdaki en büyük değişimlerden birinin tam ortasındayım. Bunu sözcüklerle açıklayamıyorum, ama hissediyorum.

Yağmurun durduğu bir Aralık gecesi. An itibariyle doğumgünüm. Bir sürü güzel insan beni aralarına davet etti, hepsini de çok seviyorum. Ancak bir şey bana otur ve bunu yaz dedi. Neden? Bunu gelecekte noktaları geriye doğru birleştirince göreceğim. Ancak bu yazıyı buraya kadar okuyan insan, evet sen, tam olarak sana diyorum: umarım sen de kendinden bir şey bulursun, ilham alırsın, ve hepimiz güzel hikayelerimizde heyecanla yeni bir bölümün sayfalarını açar, yepyeni anılarla doldururuz. Hep beraber güzel anılar paylaşırız.

Çünkü hayatta her şey paylaştıkça anlamlıydı, ve belki de en iyisi bir kişilik özelliği değil, paylaşılan güzel anlardan ibaretti.

365 gün altı saat

365 gün altı saat, ya da 525960 dakika. Bir yılda ne öğrenebilir, neleri değiştirebilirsin?

Bir yıl önce bugün, güneş tepedeyken bile en uzun geceyi yaşamıştım. Kahvemi yudumladığım sıradan bir akşamüzeriydi, ancak içimde kötü bir his vardı. Ve “maalesef” yine yanılmıyordu o his.

Kimseyi sevmeyen, herkesi elinin tersiyle iten ben, kırk yılın başı bir kızı sevmiştim, ve hayatımda ilk kez birini hayatımın tamamen merkezine koymuştum ve güvenmiştim. Ve o insan bir anda, hiçbir sorun olduğunu belli etmiyorken, hiçbir açıklama yapmadan çekip gitti. Şaka olmadığını anlamakta zorlandım. Olayın şoku haftalar sürdü, acısı haftalardan aylara atladı.

Bu kadar rahat ve açık yazmamın nedeni bu olayı atlatmış olmam ve hayatımızdaki en kötü olayların bile, zorla da olsa, bizi doğruya götürdüğünü görmek. O günlerde zorla çaresizlikten girdiğim yol, aslında yeni bir kapının açılmasıydı. Hayatıma zincirleme bir reaksiyon gibi bir değişim rüzgarı olarak girip her şeyi kökten değiştirmeye giden yolu açacaktı.

Meditasyon, nefes teknikleri, esneme derken kendimi geliştirmenin ortasında buldum. Hızla çevremdeki zaten çok tatlı arkadaşlarıma ek olarak mükemmel insanlar hayatıma girdi. Ve yalnızca bana bunları yaşatan insan değil, hayatıma artık katacak bir şeyi kalmayan, görevini tamamlamış herkes gitti. Daha az insan, daha basit bir hayat, daha net ve öz isteklerle devam ettim. İçime döndükçe, kendimle yüzleştikçe, zamanın değerini gördükçe boş muhabbetlerden uzak, yüzeysel ilişkileri azalttığım kaotik bir döneme girdim. Kaotik diyorum çünkü otuz yıldır (ve evet, iki hafta önce bugün de Otuzlar Kulübüne girdim, hala şaka gibi geliyor) kalıplaşmış inanç kalıpları yıkılmaya başladı. Yıkıldıkça her yer toz ve duman oldu, etrafı göremez oldum. Kelimeleri birleştiremiyordum. Her çöküşten sonra etrafı daha rahat görmeye başladım. Endişe, depresyon, ve panik atak üçgeninde oradan oraya savrulmaktan bitkin düşünce, geriye mental bir hapishaneye mahkum edilmiş yıkık bir şehir kaldı. 

Eski Ben, bu sahneye baktığımda sepia tonlarında apokaliptik bir sahne görürdüm. Şimdi ise küllerden doğacak yepyeni bir dünya görüyorum. O yepyeni dünyada herkese yetecek kadar sevgi var, ve bu sevgiyi henüz alamayacak insanlar neyi kaybettiklerini de zamanla anlayacaklar. Hepimiz o “salak insanlar” olmadık mı bir noktada? Evet belki yalnızım, ancak bu daha sağlıklı bir yalnızlık. Herkesin ve her şeyin zamanı olduğunu, hayatımıza girip çıkması gereken insanların ne olursa olsun bir şekilde girip çıktığına, herkesin, en önemsiz gibi görünen ayrıntıların bile bir rolü (ve bazen çok derin bir rolü) olduğuna, panik atak ve korku dediğimiz şeyin, aslında yalnızca evrimsel süreçte vahşi doğada her tür tehditi ölüm tehditi olarak algılayıp hayatımızı kurtaran genetik bir özelliğimizin, ortada bir süre hiçbir sorun olmayınca doğada alışık olmadığından günlük hayattaki “sorunlar”dan tetiklene, bizi korumak için var olan bir mekanizmadan ibaret olduğuna, daha bir sürü konuda çok şey yazarım. Cümleler uzadıkça uzar, kendim bile başıyla sonu arasında kaybolurum. Ancak, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da 21 Aralık “kötü” bir gün, 21 günlük, ne yaparsam yapayım kaçamadığım bir bedelli askerlik sürecinin ilk günü. Bir detox kampı olarak gördüğüm bu deneyim her ne kadar hayatımdan kayıp gibi görünse de, hayatımdan tamamen kopup kendimle bambaşka bir yerde kalmak için belki de tek şansım olacak. Belki de tadını çıkarmak lazım. Belki de böyle olması gerekiyordu.

Kısa bir süre yokum. İnternet ve hiçbir iletişim aracım olmasa da hepinizle daha derindeki mental bağı koruyor olacağım. Ve döndüğümde daha fazla yazacağım.

Hayatımın en tuhaf bir yıllık dönemini geride bıraktığıma göre, kendimi bir dizi karakteri olarak görüp bir sonraki sezonda karakterimizi neyin beklediğini hep birlikte göreceğiz.

Herkesi, her şeyi, asla sevemem dediğiniz şeyleri bile sevin. 

Çünkü bazen başta en yanlış sandığımız en doğru çıkabiliyor. Tıpkı bir film gibi.

Gaslighting

Az önce üzerindeki kıyafetin kırmızı olduğundan eminim. Şu an ise mavi. Sordum, zaten hep maviydi dedi. Günlük olayları, eşyaların yerlerini yanlış hatırlamaya başladım. Gerçekliğimi ve akli dengemi sorguluyorum.

Bazı insanlar kötüdür. Kötü oldukları bellidir. Pis işler’le uğraşırlar, giyimlerinden, insanlara davranışlarından, araba kullanmalarından, kısaca o ya da bu şekilde kötü oldukları bellidir. Belki insan ya da hayvan öldürmüşlerdir. Belki organ mafyasıdır. Belki tecavüzden içeri girmişlerdir. Belki de hırsızdırlar.

Bazı insanlar ise kötüdür. Dışarıdan bakıldığında oldukça normal, hatta gayet iyi insanlardır. Kimse onlardan bir kötülük beklemez. Ancak içlerinde tahmin edemeyeceğimiz bir kötülük vardır. En büyük tehlike de buradadır: kimse onların kötü olabileceğini akıllarına bile getirmez.

1938 yılındaki Gas Light adlı minik tiyatro, belki de insanın en psikopat, en tehlikeli, deliliğe ve ruh hastalığına sürükleyen yanını gözler önüne sermişti. Daha sonradan filmi de çekilen bu oyunda adam, eşinin akli dengesini yitirdiğini düşündürecek davranışlarda bulunuyordu. Örneğin, evdeki gaz lambasının parlaklığı görünür biçimde azalıyordu, ancak böyle bir şeyin asla olmadığını savunuyordu, ki terim de buradan gelmektedir.

Gaslighting, dışarıdan basit ve zararsız gibi görünse de çok ciddi bir psikolojik işkence yöntemidir. Kurban, günlük hayatta başka her şey normal olduğundan dolayı herhangi bir durumdan şüphelenmez. Ayrıca gaslighting uygularken kullanılan silah’lar tamamen günlük, önemsiz olaylar olduğundan kurban, karşısındakinin böyle önemsiz bir konuda yalan söylemeyeceğini düşünür. Örneğin, ben üzerimdeki kırmızı kazağı mavi renkle değiştirip ya da gaz ışığının azaldığını fark edip neden böyle hiçbir şey gizlemek için bir nedenim olmayan bir konuda karşımdakine yalan söyleyeyim ki?

Bu düşünce yapısı, zamanla, çaktırmadan ve kurban tarafından iddia edildiğinde tamamen yalanlanarak, zamanla kurbanın kendi akli dengesinde sorun olduğunu, basit, sıradan olayları karıştırdığını ve delirdiğini düşünmesine neden olur. Oldukça sinsice yapıldığından ve tamamen önemsiz günlük olayları saldırı vektörü olarak kullandığından yakalanması zordur, çünkü kimse zaten durup dururken karşısındakinin gaslighting uygulayacağını düşünmez. Eğer net bir şekilde birinin gaslighting yaptığını düşünüyorsak fark etmesi çok zor olmasa da, insanların durup dururken bunu yapacağını düşünmeyeceğimizden dolayı bu tür bir psikolojik oyunun kurbanı olduğumuzu fark edemeyebiliriz. Bu oyuna kurban olanlar zamanla kendi psikolojilerine ve akli dengelerine olan güvenlerini yitirirler ve delirdiklerini düşünürler. Bir anlamda, normalde hiçbir sorunları yokken delirirler, ve bu durum, düşük ihtimalle de olsa, hemen hemen herkesin başına gelebilir.

Sevdiğimiz, değer verdiğimiz insanlarız bize psikolojik oyunlar oynadığını kabullenmek istemesek de, bu tür insanlar maalesef var. Tabii ki, paranoyak olmanın anlamı yok, böyle insanların sayısı oldukça az, ancak her tür tehlikenin, özellikle çok fazla insanın farkında olmadığı ve insanların hayatlarını mahvedebilecek olanların farkında olmanın yararlı olduğunu düşünüyorum.

Kimsenin bir gaslighter ile karşılaşmaması dileğiyle, sevgiler.

13. Cuma, Güneş Tutulması, Ay Tutulması ve Mars’ın Zirvesi: Sonumuz Yakın

Bugün ayın on üçü ve cuma. Üstelik az önce kara kedi sevdim. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bugün yeni ay ve güneş tutulması var. Bu çok ender olan iki olayın tesadüf olduğuna inanıyorsanız bir de şunu ekleyeyim: tam iki hafta sonra bugün dolunay, ve ay tutulması var. Hem de yirmi birinci yüzyılın en uzun ay tutulması. Ve aynı gece, Mars en parlak halini alacak. Kıyamet gününün yakın olduğunu söylememe gerek yok, değil mi?

İnsan, her zaman hayata anlam yükleyip bir yerlerde doğaüstü bir anlam arayışındadır. Gerek hayatın monotonluğundan olsun, gerek yaşamdan sonra bir şeylerin devam edeceğine inanma istediğinden dolayı, doğada herhangi bir özel anlamı olmayan olaylardan anlam çıkarmaya çalışır. Duyulardan, seslerden, görüntülerden olmayan bulgular çıkarıp gerçek olduğuna inanır. Bu durumun evrimsel açıdan açıklaması oldukça basittir: olmayan bir şeyden anlam çıkarıp olduğuna göre hareket etmek (false positive, ya da type I error), gerçekten olan bir durumdaki anlamı görememekten (false negative, ya da type II error) çok daha mantıklıdır. Örneğin, başınız ağrıdığında paranoyakça şüphelenip doktora gidip test yaptırmanın size, herhangi bir hastalığınız olmasa bile bir zararı yoktur, maksimum birkaç saat ve birazcık para kaybedersiniz. Ancak hastalık belirtisi varken doktora gitmeyip bir şey yok demek hastalığı fark etmeyip ölmenize neden olabilir. Ya da uzaktan gelen ne olduğu belirsiz sesi vahşi hayvan sanarsanız, saklanırsınız, ancak o hayvan değildir. Ancak sesi duyup, vahşi hayvan olmadığını düşünerek saklanmazsanız yine hayatınızla ödeyebilirsiniz. Bu yüzden evrimsel süreçte her şeyden paranoyakça anlam çıkaran insanlar yaşamını sürdürürken, ‘çok da şey yapmayan’lar genlerini çok devam ettirememiştir.

İnsanlar, herhangi bir anlamı olmayan bulgularda anlam olduğuna inanmaya evrimsel açıdan programlanmış varlıklardır. İngilizcede apophenia denilen bu durumun çeşitli alt kategorileri vardır. Örneğin, evrimsel süreçte diğer insanların yüzlerini kolayca bulup tanımamız/kaybetmememizde önemli rol oynayan bir beyinsel fonksiyonumuz, yüz olmadığı halde her yerde yüz varmış gibi görmemize neden olur. Bu duruma pareidolia denir. Ya da aralarında özel bir bağ olmayan olaylar arasında bir bağ olduğuna inanılabilir. İngilizcede synchronicity (eşzamanlılık) denilen bu durumda kişi, birbiriyle benzer konuda ancak bağımsız olaylar arasında bağlantı kurar.

Anlamsız bulgularda inancı en çok körükleyen ise confirmation bias adı verilen, inancı destekleyen argümanlara sarılıp inancı desteklemeyen her şeyi gözardı edip yalanlama durumudur. İşte astroloji tam olarak burada devreye girer: yalancı bilim olarak da geçen astroloji safsatası, tıpkı fal gibi, insanları doğdukları tarih ve saate göre gruplara ayırıp, her gruba, zaten çoğu insan için geçerli genel bakılarda bulunur. İnsanlar ise inanmaya yönelik eğilimlerinden dolayı kendilerine burçları ile ilgili söylenenleri doğru kabul ederler. Birine çok genel geçme, ucu her yere çekilebilecek birkaç cümle söylendiğinde, zaten söylenenlerden birinin ya da birkaçının tutmama ihtimali sıfıra yakındır. Bunun üzerine hali hazırdaki inanma eğilimini de eklersek, sorgulamayan insanların astrolojiye ve fallara inanması kaçınılmazdır.

Eğer olaylara yukarıdan bakabilirsek aralarında doğaüstü bir bağ olmadığını anlayabiliriz. Örneğin, bugün yeni ay ve güneş tutulması olması ile tam iki hafta sonra dolunayda ay tutulması olması tesadüf değildir. Ayın dünya etrafındaki dönüş rotasını gözümüzde canlandırırsak, güneş tutulmasının zaten ay dünya ile güneşin tam ortasında iken gerçekleştiği, böylece yeni ayda olmak zorunda olduğunu anlarız. Ayrıca, bu rotanın tam ayın güneşi kapatacağı şekilde denk gelmesinden hemen iki hafta sonraki dolunayda bu defa da aynı rotada 180 derece diğer tarafa geçip dünyanın tam gölgesinde kalarak ay tutulmasına neden olması da tesadüf değil, ayın rotasıyla ilgili çok basit fiziksel bir gerçektir.

13. Cuma ve Marsın ay tutulması gecesi en parlak halini alacak olması ise tamamen tesadüftür, herhangi bir özel anlam içermez. Astronomide gezegenlerin yerleri, parlaklıkları, mesafeleri, Dünya’dan görünen birbirlerine yakınlıkları sürekli olarak değişim halindedir, bir sürü parametre vardır. Bu kadar parametrenin sürekli değiştiği bir bağlamda, enterasan tesadüf‘lerin asıl olmaması tuhaf olurdu. Konu ne olursa olsun, baktığınız veri ne olursa olsun, birbirleriyle korelasyona sahip bağımsız veriler bulmak kaçınılmazdır. Bunun en iyi örneklerinden biri Spurious Correlations adlı web sayfasıdır. Duyduklarınıza körü körüne inanmadan önce verileri bilimsel çerçevede istatistik filtrenizden geçirmezseniz, milyarlarca kilometre uzaktaki cisimlerin retrolarına inandığınız sürece, tür olarak gerçekten de sonumuz yakın.

Bilimle kalın, sevgiler.

Hello, Again

Bizi biz yapan her şey, bugüne kadar yaşadıklarımız, tanıştığımız insanlar, o gün orada o yoldan değil de yan yoldan gitsedik hayamızın tamamen farklı olacağı, artık hayatımızda olmasalar bile bizi etkileyen her şey… Keşke bütün bunların olduğu bir yer olsaydı. Keşke geçmişi yaşayabilseydik, bugünkü bizden, o günkü bize seslenebilseydik. Keşke tüm hayatımızın eski sayfalarını açıp okuyabilseydik, bizi neyin biz yaptığını görebilseydik. Her şey farklı olurdu.

6 Ekim 2015.

Tam bir yıl önce bugün. O gün yaşadığım ve tamamen sıradan görünen olaylar hayatımı tamamen değiştirdi. Ne oldukları önemli değil. Sadece şu anki ben’e bakıyorum, tam bir yıl önce bugün yaşadığım tamamen günlük olaylar silsilesi olmasaydı, şu anda çok büyük ihtimalle burada olmayacaktım, bunları yazıyor olmayacaktım. Belki bir blog’um bile olmayacaktı. Belki şu an Alaçatı’da değil İstanbul’da ya da belki de Amerika’da olacaktım. Arkadaşlarımın büyük bir bölümü farklı olacaktı, günlük hayatım farklı olacaktı, yakınlık yaşadığım herkes farklı olacaktı, farklı bir işim olacaktı, farklı hobilerim olacaktı. Şu an hayatımda olan çoğu şey, bir yıl önce yoktu. Yaşıyordum, nereye gittiğimden, bir yıl sonra şu anda bunu yazıyor olacağımdan habersiz biçimde yürüyordum. Sıradan bir gündü, ya da en azından öyle sanıyordum…

Ve dönelim şu ana. 6 Ekim 2016. Hiç düşündün mü sevgili okuyucu, neden bazen ilham geliyor da yazıyorsun, çiziyorsun, boyuyorsun, beste yapıyorsun, bazen gidip tüm gücünle bağırıyorsun, okuyorsun, fotoğraf çekiyorsun, dans ediyorsun, seviyorsun her şeyi. Ve sonra zaman geliyor, tüm duyguların sessizleşiyor.

Neden?

Neden bazen her şey susuyor? İçindeki çocuk uyuyor, sessizliğe bürünüyor, ve oradan uzunca bir süre çıkmıyor. Aylardır içimdeki çocuk uyuyordu, her şey gerçeklikten uzaktı. Kumlarda yatıp samanyolunu izlerken bile, hiçbir şey gerçek değil gibiydi. Sanki hepsi bir rüyaydı. Duyguların törpülendiği bir rüya. Tüm renklerin solduğu gri bir filmi izledim. Renkleri geri getirmeye çalıştım. Olmadı. O kadar griydi ki, renkleri ne kadar artırmaya çalışsam da renkler geri gelmiyordu. Solmuştu, bitmişti. Yazmak istiyordum. Bir sürü parça vardı orada burada. Ama birleştiremiyordum. Gökyüzüyle denizin gece karanlığında birleşip, yıldızların dansı eşliğinde hayat veren en derin mavi bile solmuştu. Bir şey yapmam gerekiyordu. Böyle devam edemezdi.

Bağırmak yerine susmayı denedim. Konuşmak yerine, kendimi ifade etmek yerine dinlemeyi denedim. Sanki içimde başka bir ben vardı. Benden, bedenimden, bilincimden daha gerçek bir ben. Yeterince sessiz olursam, derinlerden, çok uzaklardan bağrışını duyabilirdim tekrar. İnsanlar olmadıkça, günlük hayatımda içimdekini maskeleyecek bir şeyler olmadıkça, sessizlik oldukça daha çok duydum. Tam bir yıl önce bugünü düşündüm. Ne yapmıştım? Kimlerle görüşmüştüm, nereye gitmiştim…

Geçmişim, bugünümün yazarı değil miydi zaten? En başından beri, eğer günlük tutsaydım, bolca fotoğraf çekseydim, geçmişe bakıp o günü tekrar yaşayamaz mıydım? Tozlu bir sandığın içine kaldırdığım öfkemi, sevgimi, nefretimi, heyecanımı, korkumu, mutluluğumu tekrar ziyaret etmez miydim? Fotoğraf çek, video çek, yazılar yaz, günlük tut. Kokuları sakla, tatları hatırla, sesleri dinle, kişileri, o gün insanlarla yaşadıklarını kafanın içinde tekrar yaşa. İşte o zaman seni neyin kontrol ettiğini, geçmişteki hangi olayların seni hayatta nereye götürmeye çalıştığını daha iyi anlayacaksın. Çünkü her gün günlük tutarsak, günlüğü açıp, o günlerde dinlediğimiz müzikleri dinleyip, fotoğraflara bakarsak o günü tekrar okuduğumuzda o günü yaşarız, bilinçaltımızdaki hapsolmuş anıları serbest bırakırız. Bilincimizle bilinç dışımız arasındaki çizgiyi inceltiriz.

Biriken tüm yazı parçalarını toplayıp hayata döndürme zamanı geldi. Uzun bir aradan sonra, tekrar hello world!