Yağmurlu bir Aralık akşamüstü, hava kapalı gök gürlüyor, yılın en sevdiğim dönemlerinde, en sevdiğim havada, şirin bir cafede oturmuş, önceki 1.5 yılda hiç tatil almadığım için yıl sonunda hakkım yanmasın diye tatil aldığım bir Cuma gününde hafif otofaji ve ketosis tetikleyen aralıklı orucumu bozarken ufak tefek işlerimi halledip içimdeki yaratıcı enerji patlamasını uzun süredir yazmadığım bu blog’umu yazmaya kanalize ediyordum. Bu rutin günün hikayesinin kanımca okumaya değer ve uzunca bir yazı olduğunu anlayabilmemiz için birkaç saat geriye, günün sabahına gitmemiz gerekli…
Gece yarısı uyanıp saatlerce uyuyamadığımdan sabah alarmımı 5. erteleyişimden (bir dönem 4 saatten fazla alarm ertelemişliğimi düşünürsek buna rookie numbers diyebiliriz) sonra sabah erken kalkmak için hiçbir sebebim olmayan bu tatil gününde gözümü açmaya çalışıyordum. Yine her anını nasıl en verimli geçiririm diye farkında bile olmadan bilincimin temellerini oluşturan nöron ağlarımı optimize ettiğim bir sabah ufak bir yazıyla karşılaştım. ‘Bir makine değilsin’ diye başlıyordu. Yazıyı adeta bir makine gibi hızlıca tüketiyordum, cümlelerin geri kalanını okumaya devam ederken bir an yavaşladım.
Ve durdum. Arada yavaşlamamız, insan olduğumuzu hatırlamamız, bizi insan yapanlara sarılıp, bizi robotlaştıran etkenleri daha fazla hayatımızda tutmamızdan bahsediyordu. Sonra bir an ne kadar hiper-optimize ve verimli yaşadığımı hatırladım. Ah, verimlilik ve üretkenlik sözcüklerinin arasındaki çizgiyi bulamayan ben… İşte o an, içimde uzun süredir patlamaya hazır bekleyen bazı duygular tetiklendi ve ben de blog’umda uzun süre sonra yeni bir sayfa açtım ve kendime şu soruyu sordum:
Beni insan yapan ne kalmıştı son dönemde?
Yatağımda yatarken uyanmaya çalışırken bile işimde daha iyi olup teknolojideki en yeni araçları ve trendleri Hacker News’da takip etmek mi? Güzel bir manzara gördüğümde anı yaşamak yerine her saniye elimde telefon ya da kamerayla en yüksek çözünürlükte RAW fotoğraf/video çekip o akşamüstünden çıkarılabilecek en güzel görüntüyü elde etmeye çalışmak mı? Her gün hayatı Floor is Lava der gibi gamify edip ‘bugün en az 1-2km yüzmezsem, spor ile en az 1000kcal yakmazsam öleceğim‘ FOMO’su mu? Yoksa soğuk bir kış gününü rahat, ılık bir duş yerine tüm bedenimi şoklayacak buz gibi bir duş alıp kafamdan aşağı buzlu su dökerek kapatmak mı? Keyif almak için oyun oynarken bile hep MVP olmak zorunda hissetmek mi? Sinirlendiğimde stres atmak için Kasım’da denize atlayıp tüm enerjimi 1km yüzmeye kanalize edip 1’38” pace görmek mi?
Geçmiş yıllarda da durum farklı değildi: bir dönem kilo vermeyi abartıp 63 kiloya inmek mi? (180cm civarlarındayım) Benzer bir dönemde 10 günde 7 kilo vermek mi? (beni o zamandan iki hafta önce görenler ‘yok olmuşsun‘ cümlesini kullandılar) Sabahtan akşama düşüncelerden kaçmak için öğlen yemek yemeden, durmadan tam gaz snowboard yapmak ya da 5 saat buz pateni yapmak mı? (snowboard güzel, ancak düşüncelerden kaçmak için yapılıyorsa that’s another story) Sakinleşmek için zaman algısını kaybedip 13 dakika buzun içinde kalmak mı? (iyi uyuyakalmadım) Bir sabah kalkıp durmadan 16km koşmam mı? (biraz daha zorlasam yarı marathon) Üniversite bitmişken gaza gelip bakalım nereye kadar yüklenebiliyorum deyip bir ara aynı anda 5 farklı projede developer olarak çalışmak mı? (anlamsız, ama deneyip gördüğüme pişman değilim) Bir dönem özgüvenimi kaybettiğimde Tinder’dan günde 3 date’e çıkıp body count’ımı hatırlamayacak kadar artırmak mı? (sapyoseksüel/demiseksüel biri olarak şu an çok anlamsız geliyor, ama o zaman için doğrusu oydu!) Buraya yazmayacağım yanlışlar da yaptım, büyük potlar da kırdım ancak pişman değilim: o zaman o duygudurumumda öyle olması gerekiyordu. Yaptığım yanlışlardan ders alarak doğru insan oldum.
Bir Mayıs gününde İstanbul’dan İzmir’e son uçak biletimi aldım ve that was it. O dönem, çoook eğlendiğim ama bir o kadar da yüzeysel olan, derinlikten uzak dönem olarak aklımda kaldı hep. Ama aklımda hep bir soru kaldı:
Ben tüm bu zamanda kime neyi kanıtlamaya çalışıyordum?
İşte hep bu sorunun cevabını aradım. Yaklaşık on yıl önceydi. Sorguladım, anlamaya çalıştım, dönem dönem neyi hatırlamaya çalıştığımı da unuttum, ancak bugün daha net anlıyorum: Kim olduğumu hatırlamak için önce her şeyi unutmam gerekiyormuş. Ya da unuttuğumu sanmak. Bu yüzden kapandım, hayallerimi, umutlarımı, en derinden istediğim ama gerçekleşmeyeceğini kabullendiğim her şeyi bilinçaltımdaki en derin çukuru kazıp içine attım. Sonra üzerine nihilist/hedonist bir dağ inşa ettim. Bu dağda en derine gömdüğüm duygulardan kökleriyle beslenen yetişen zehirli bitkilerle beslendim, bu dağdaki en zehirli akrepler bile soktuğunda artık canım acımıyordu. Boşvermiştim. Ve yeni bir dönem başladı: en sevdiğim aktivitelerden, heyecandan, hissetmekten, içimde sıkıştıkça korku ve panik olarak çıkmaya çalışan en derin duygulardan kaçtım, kaçtıkça gömdüm. Yüzeysel dünyamda hayallerim bugün öğlen hangi birayı içerek kendimi sakinleştirmeye çalışsam, hangi arkadaş grubuyla özümden uzaklaşıp hatırlamayacak kadar içsem gibi düşüncelere indirgenmişti. Gelecek yoktu, şu an vardı. Ancak iyi anlamda anda kalmak gibi değil, gelecek umutlarımı tamamen gömmenin verdiği bir boşvermişliğin sonucuydu. Keyfim yerindeydi. Bir dönem böyle geçti.
Bu blog’umu ironiktir ki üniversiteden yeni mezun olduğum zamanlar monotonluktan çıkmak olarak gördüğüm bir Ekim gününde açmıştım. Yıllarca arada orada burada paylaştığım düşünceleri bir blog’da toplama fikri hoşuma gitmişti, iyi ki de yapmışım. Gün geldi aylarca yıllarca yazmadım, sustum, içimden gelmedi, ben de hep gömdüm. Gün geldi tutamadım, tutmak istemedim, neredeyse her gün yazdım durdum. İçimde bir şeyler çıkmaya çalıştı hep. Ne olduğunu bile bilmiyordum ama o ses içimde bağırdıkça ben de burada bağırıyordum. Yıllar içinde kendi dünyayla-paylaşabilceğim-kadar-filtrelenmiş-günlüğüm gibi kullandığım bu blog’umdan tahmin edemeyeceğim insanlarla tanıştım, hiç okunmadığını düşündüğüm yazılarımın okunduğunu hatta fazlasıyla tutup viral olup internette bir sürü insan tarafından paylaşıldığını fark ettim (not: o yazıda yazdıklarımın arkasındayım, ancak oradaki toxic ve ilişkiler üzerinden oyunlar oynayan modeldeki insanları hayatımda tutmuyorum). Yazmaya devam ettim, nedenini bile bilmiyorum ama genelde hep sesimi duyurmak içindi. O dönemler Türkiye’de çok popüler bir app’in tek developer’ı, UX tasarımcısı ve co-founder’ıydım ve bilin bakalım bir zamanlar tüm enerjimi verdiğim bu app’in işlevi neydi: sesini duyurmak. Toplum bireyselleştikçe, ben dahil çoğu insan, duygularını bastırıp içine atıyordu. İnsan ilişkileri robotlaşmıştı, insanlar sabahları birbirine doğru düzgün selam bile vermiyordu. Ben bunu istemiyordum.
Hepimiz çok yalnız hissediyorduk, bir şeyler yapmalıydım.
Dünyayı kurtarmaya hazırdım, ama kendimi kurtarabilecek miydim? Dünya kurtarılmaya hazır mıydı? Kafamda bilinçli olarak işleyemeyeceğim sayısız düşünce, duygu, ve tetiklenmelerin fırtınasındayken, kasırganın tam gözünde durduğumda aklımda tek bir düşünce vardı: bir şeyler yapmalıydım. Ama ne yapacağımı bilmiyordum. Tam açıklayamıyordum ama İngilizce’deki something wasn’t right cümlesi durumu özetliyordu. O ne yapacağımı bilememenin mental yorgunluğu ve kendi hayatımda bile ne istediğimi bilememenin bilinmezlik kuşkusu ile yıllar geçti. Her şey çok yüzeyseldi, insan ilişkileri para iş ve çıkar üzerine, eğlence anlayışları ise yalnızca iş sonrası içmek üzerineydi. Ama bu ben değildim. Hayat daha fazlası olmalıydı. Daha derin bir şeyler vardı, orada olduğunu biliyordum. En derinlere de gömsem, şehir hayatının her akşam dağıtmacasıyla susturmaya çalışsam da gece yatağıma yattığımda, rüzgar dindiğinde, sesler sustuğunda derinlerden gelen ve tekrar yüzeye çıkmaya çalışan bir şeyleri duyabiliyordum.
Sayısız olay, insan, aktivite, deneyim geçti, o ses de zamanla sustu. Her şeyin anlamsız olduğu bir evrende hiçbir şey bana derinden dokunamazdı, robotlaşmış hayatımda keyfim yerindeydi: kalk, kahve iç, bira iç, yine kahve iç, bira iç, yüzeysel ilişkiler yaşa, yüzeysel muhabbetler yap, uyu. Hissetme. Düşünme. Yaşama.
İçimden bir şeyler beni bu yüzeysellikten uzaklaştırıp özüme döndürecek miydi? Yıllar geçtikçe geçmişteki güzel günlerin, şansların, kafamda oluşturup yaşadığım o ütopik üniversite dönemlerinin bir daha asla gelmeyeceğini kabullenmekle gelecekte beni bekleyen belirsizlik arasında duvardan duvara çarparken kendimi panik atak üzerine panik atak yaşarken buldum. Kontrolcü ve mükemmeliyetçi yapım her şeyin o an olmasa da gelecekte güzel olacağını bilmek istiyordu, ancak dünyanın kaosunda bu asla mümkün değildi ve içimdeki gelecek umuduyla devamlı olarak savaşıyordu.
İşte tam da o dönemde, derinlerdeki bir şey beni bir şekilde o hayattan uzaklaştırıp daha sakin, daha aktif, daha sağlıklı ve daha derinlere inebileceğim bir hayata sürükledi. Kendimi birkaç yıl önce, şehre biraz daha geç döneyim, Kasım’da dönerim, Aralık’ta dönerim, Ocak’ta dönerim derken yazlıktan şehre asla dönmeyip neredeyse her gün soğuk denizde yüzerken buldum. Noktaları geçmişe dönük birleştirdiğimde her gün yüzmek, hayatta aldığım en doğru üç kararımdan sonra dördüncüsü olabilirdi (diğerleri üniversitede elektrik elektronik mühendisliğinden bilgisayar mühendisliğine geçmek, İstanbul’u terk etmek, kedi sahiplenmek).
Bir kışı şehirden uzakta geçirdikten sonra böyle de oluyormuş dedim: bu hayat tarzı da varmış, ve her açıdan olmasa da bir sürü açıdan çok daha benlikmiş. Zamanla yaptıklarım değişti, arkadaş çevrem değişti, hayat tarzım değişti. Çok daha kaliteli ve sağlıklı hobiler edindim, alkolü neredeyse sıfıra indirdim, içimde inanılmaz bir yaşam enerjisi vardı, çok daha güzel anlar paylaştığım arkadaşlar edindim. Biz değişince, çevremiz de zamanla bize uyumlanacak şekilde değişiyormuş.
Yine de hala en iyisi olmalıydım. Hayata karşı kendimi kanıtlama isteği beni uğraştığım her alanda başarılı, ancak iç dünyamda oldukça kaotik yapıyordu. Tüm canlılar gibi her şeyi mükemmel yapamayacağımın bilinci ile içimde baskılamaya çalıştığım tarif edemediğim enerji sürekli beni ikilemde bırakıp psişemi alt üst ediyordu. Ben de kendisini korkularımla yüzleşmemek adına bastırıyordum. Ancak kendimden bir yere kadar kaçabilirdim…
Ve geldik şimdiki zaman’a. Çok yakın bir geçmişte aynı anda hayattaki hep kaçtığım en büyük korkularımdan bir kaçıyla aynı anda yüzleşmek zorunda kaldım. İşte tam o noktada yıllardır içime attığım her şeyi bastırdığım kabuğum bütün o yüke dayanamayıp çok uzun süre sonra çatlayıp kırıldı. Yıllar içinde bastırdığım her şey hayal bile edemeyeceğim bir güçle yüzeye çıkmaya başladı. Hangi duyguyu yaşayacağımı fark edemez oldum ve çok güçlü bir rüzgarla savrulmaya başladım. Ve sanırım ilk kez şunu kabullendim: en iyisi olamam. En iyisi olmaya çalışmak hileli bir oyunu kazanmaya çalışmaktı, imkansızdı ve anlamsızdı. Ve sonra kendime baktım. Olduğum gibi, tam da olmam gereken yerdeyim aslında. Yalnızca hala devam eden duygu patlamaları bunu bazen unutturabiliyordu.
İşte ben de en iyi yazım olmasa da son iki günde yazıp silip değiştirip kırpıp (hala zor kırılan eski alışkanlıktan en iyisi olması için uğraşlar mı bunlar yoksa?) bu yazıyı yazdım. İçimde bir şey, çok uzun zamandır susturduğum bir şey, bana yaz dedi. Böyle güçlü bir tümduygular yoğunluğunu ve kökten değişimi en son on yıl önce yaşamıştım. Sanırım hayatımdaki en büyük değişimlerden birinin tam ortasındayım. Bunu sözcüklerle açıklayamıyorum, ama hissediyorum.
Yağmurun durduğu bir Aralık gecesi. An itibariyle doğumgünüm. Bir sürü güzel insan beni aralarına davet etti, hepsini de çok seviyorum. Ancak bir şey bana otur ve bunu yaz dedi. Neden? Bunu gelecekte noktaları geriye doğru birleştirince göreceğim. Ancak bu yazıyı buraya kadar okuyan insan, evet sen, tam olarak sana diyorum: umarım sen de kendinden bir şey bulursun, ilham alırsın, ve hepimiz güzel hikayelerimizde heyecanla yeni bir bölümün sayfalarını açar, yepyeni anılarla doldururuz. Hep beraber güzel anılar paylaşırız.
Çünkü hayatta her şey paylaştıkça anlamlıydı, ve belki de en iyisi bir kişilik özelliği değil, paylaşılan güzel anlardan ibaretti.