Ben En İyisi Olmalıyım

Yağmurlu bir Aralık akşamüstü, hava kapalı gök gürlüyor, yılın en sevdiğim dönemlerinde, en sevdiğim havada, şirin bir cafede oturmuş, önceki 1.5 yılda hiç tatil almadığım için yıl sonunda hakkım yanmasın diye tatil aldığım bir Cuma gününde hafif otofaji ve ketosis tetikleyen aralıklı orucumu bozarken ufak tefek işlerimi halledip içimdeki yaratıcı enerji patlamasını uzun süredir yazmadığım bu blog’umu yazmaya kanalize ediyordum. Bu rutin günün hikayesinin kanımca okumaya değer ve uzunca bir yazı olduğunu anlayabilmemiz için birkaç saat geriye, günün sabahına gitmemiz gerekli…

Gece yarısı uyanıp saatlerce uyuyamadığımdan sabah alarmımı 5. erteleyişimden (bir dönem 4 saatten fazla alarm ertelemişliğimi düşünürsek buna rookie numbers diyebiliriz) sonra sabah erken kalkmak için hiçbir sebebim olmayan bu tatil gününde gözümü açmaya çalışıyordum. Yine her anını nasıl en verimli geçiririm diye farkında bile olmadan bilincimin temellerini oluşturan nöron ağlarımı optimize ettiğim bir sabah ufak bir yazıyla karşılaştım. ‘Bir makine değilsin’ diye başlıyordu. Yazıyı adeta bir makine gibi hızlıca tüketiyordum, cümlelerin geri kalanını okumaya devam ederken bir an yavaşladım.

Ve durdum. Arada yavaşlamamız, insan olduğumuzu hatırlamamız, bizi insan yapanlara sarılıp, bizi robotlaştıran etkenleri daha fazla hayatımızda tutmamızdan bahsediyordu. Sonra bir an ne kadar hiper-optimize ve verimli yaşadığımı hatırladım. Ah, verimlilik ve üretkenlik sözcüklerinin arasındaki çizgiyi bulamayan ben… İşte o an, içimde uzun süredir patlamaya hazır bekleyen bazı duygular tetiklendi ve ben de blog’umda uzun süre sonra yeni bir sayfa açtım ve kendime şu soruyu sordum:

Beni insan yapan ne kalmıştı son dönemde?

Yatağımda yatarken uyanmaya çalışırken bile işimde daha iyi olup teknolojideki en yeni araçları ve trendleri Hacker News’da takip etmek mi? Güzel bir manzara gördüğümde anı yaşamak yerine her saniye elimde telefon ya da kamerayla en yüksek çözünürlükte RAW fotoğraf/video çekip o akşamüstünden çıkarılabilecek en güzel görüntüyü elde etmeye çalışmak mı? Her gün hayatı Floor is Lava der gibi gamify edip ‘bugün en az 1-2km yüzmezsem, spor ile en az 1000kcal yakmazsam öleceğimFOMO’su mu? Yoksa soğuk bir kış gününü rahat, ılık bir duş yerine tüm bedenimi şoklayacak buz gibi bir duş alıp kafamdan aşağı buzlu su dökerek kapatmak mı? Keyif almak için oyun oynarken bile hep MVP olmak zorunda hissetmek mi? Sinirlendiğimde stres atmak için Kasım’da denize atlayıp tüm enerjimi 1km yüzmeye kanalize edip 1’38” pace görmek mi?

Geçmiş yıllarda da durum farklı değildi: bir dönem kilo vermeyi abartıp 63 kiloya inmek mi? (180cm civarlarındayım) Benzer bir dönemde 10 günde 7 kilo vermek mi? (beni o zamandan iki hafta önce görenler ‘yok olmuşsun‘ cümlesini kullandılar) Sabahtan akşama düşüncelerden kaçmak için öğlen yemek yemeden, durmadan tam gaz snowboard yapmak ya da 5 saat buz pateni yapmak mı? (snowboard güzel, ancak düşüncelerden kaçmak için yapılıyorsa that’s another story) Sakinleşmek için zaman algısını kaybedip 13 dakika buzun içinde kalmak mı? (iyi uyuyakalmadım) Bir sabah kalkıp durmadan 16km koşmam mı? (biraz daha zorlasam yarı marathon) Üniversite bitmişken gaza gelip bakalım nereye kadar yüklenebiliyorum deyip bir ara aynı anda 5 farklı projede developer olarak çalışmak mı? (anlamsız, ama deneyip gördüğüme pişman değilim) Bir dönem özgüvenimi kaybettiğimde Tinder’dan günde 3 date’e çıkıp body count’ımı hatırlamayacak kadar artırmak mı? (sapyoseksüel/demiseksüel biri olarak şu an çok anlamsız geliyor, ama o zaman için doğrusu oydu!) Buraya yazmayacağım yanlışlar da yaptım, büyük potlar da kırdım ancak pişman değilim: o zaman o duygudurumumda öyle olması gerekiyordu. Yaptığım yanlışlardan ders alarak doğru insan oldum.

Bir Mayıs gününde İstanbul’dan İzmir’e son uçak biletimi aldım ve that was it. O dönem, çoook eğlendiğim ama bir o kadar da yüzeysel olan, derinlikten uzak dönem olarak aklımda kaldı hep. Ama aklımda hep bir soru kaldı:

Ben tüm bu zamanda kime neyi kanıtlamaya çalışıyordum?

İşte hep bu sorunun cevabını aradım. Yaklaşık on yıl önceydi. Sorguladım, anlamaya çalıştım, dönem dönem neyi hatırlamaya çalıştığımı da unuttum, ancak bugün daha net anlıyorum: Kim olduğumu hatırlamak için önce her şeyi unutmam gerekiyormuş. Ya da unuttuğumu sanmak. Bu yüzden kapandım, hayallerimi, umutlarımı, en derinden istediğim ama gerçekleşmeyeceğini kabullendiğim her şeyi bilinçaltımdaki en derin çukuru kazıp içine attım. Sonra üzerine nihilist/hedonist bir dağ inşa ettim. Bu dağda en derine gömdüğüm duygulardan kökleriyle beslenen yetişen zehirli bitkilerle beslendim, bu dağdaki en zehirli akrepler bile soktuğunda artık canım acımıyordu. Boşvermiştim. Ve yeni bir dönem başladı: en sevdiğim aktivitelerden, heyecandan, hissetmekten, içimde sıkıştıkça korku ve panik olarak çıkmaya çalışan en derin duygulardan kaçtım, kaçtıkça gömdüm. Yüzeysel dünyamda hayallerim bugün öğlen hangi birayı içerek kendimi sakinleştirmeye çalışsam, hangi arkadaş grubuyla özümden uzaklaşıp hatırlamayacak kadar içsem gibi düşüncelere indirgenmişti. Gelecek yoktu, şu an vardı. Ancak iyi anlamda anda kalmak gibi değil, gelecek umutlarımı tamamen gömmenin verdiği bir boşvermişliğin sonucuydu. Keyfim yerindeydi. Bir dönem böyle geçti.

Bu blog’umu ironiktir ki üniversiteden yeni mezun olduğum zamanlar monotonluktan çıkmak olarak gördüğüm bir Ekim gününde açmıştım. Yıllarca arada orada burada paylaştığım düşünceleri bir blog’da toplama fikri hoşuma gitmişti, iyi ki de yapmışım. Gün geldi aylarca yıllarca yazmadım, sustum, içimden gelmedi, ben de hep gömdüm. Gün geldi tutamadım, tutmak istemedim, neredeyse her gün yazdım durdum. İçimde bir şeyler çıkmaya çalıştı hep. Ne olduğunu bile bilmiyordum ama o ses içimde bağırdıkça ben de burada bağırıyordum. Yıllar içinde kendi dünyayla-paylaşabilceğim-kadar-filtrelenmiş-günlüğüm gibi kullandığım bu blog’umdan tahmin edemeyeceğim insanlarla tanıştım, hiç okunmadığını düşündüğüm yazılarımın okunduğunu hatta fazlasıyla tutup viral olup internette bir sürü insan tarafından paylaşıldığını fark ettim (not: o yazıda yazdıklarımın arkasındayım, ancak oradaki toxic ve ilişkiler üzerinden oyunlar oynayan modeldeki insanları hayatımda tutmuyorum). Yazmaya devam ettim, nedenini bile bilmiyorum ama genelde hep sesimi duyurmak içindi. O dönemler Türkiye’de çok popüler bir app’in tek developer’ı, UX tasarımcısı ve co-founder’ıydım ve bilin bakalım bir zamanlar tüm enerjimi verdiğim bu app’in işlevi neydi: sesini duyurmak. Toplum bireyselleştikçe, ben dahil çoğu insan, duygularını bastırıp içine atıyordu. İnsan ilişkileri robotlaşmıştı, insanlar sabahları birbirine doğru düzgün selam bile vermiyordu. Ben bunu istemiyordum.

Hepimiz çok yalnız hissediyorduk, bir şeyler yapmalıydım.

Dünyayı kurtarmaya hazırdım, ama kendimi kurtarabilecek miydim? Dünya kurtarılmaya hazır mıydı? Kafamda bilinçli olarak işleyemeyeceğim sayısız düşünce, duygu, ve tetiklenmelerin fırtınasındayken, kasırganın tam gözünde durduğumda aklımda tek bir düşünce vardı: bir şeyler yapmalıydım. Ama ne yapacağımı bilmiyordum. Tam açıklayamıyordum ama İngilizce’deki something wasn’t right cümlesi durumu özetliyordu. O ne yapacağımı bilememenin mental yorgunluğu ve kendi hayatımda bile ne istediğimi bilememenin bilinmezlik kuşkusu ile yıllar geçti. Her şey çok yüzeyseldi, insan ilişkileri para iş ve çıkar üzerine, eğlence anlayışları ise yalnızca iş sonrası içmek üzerineydi. Ama bu ben değildim. Hayat daha fazlası olmalıydı. Daha derin bir şeyler vardı, orada olduğunu biliyordum. En derinlere de gömsem, şehir hayatının her akşam dağıtmacasıyla susturmaya çalışsam da gece yatağıma yattığımda, rüzgar dindiğinde, sesler sustuğunda derinlerden gelen ve tekrar yüzeye çıkmaya çalışan bir şeyleri duyabiliyordum.

Sayısız olay, insan, aktivite, deneyim geçti, o ses de zamanla sustu. Her şeyin anlamsız olduğu bir evrende hiçbir şey bana derinden dokunamazdı, robotlaşmış hayatımda keyfim yerindeydi: kalk, kahve iç, bira iç, yine kahve iç, bira iç, yüzeysel ilişkiler yaşa, yüzeysel muhabbetler yap, uyu. Hissetme. Düşünme. Yaşama.

İçimden bir şeyler beni bu yüzeysellikten uzaklaştırıp özüme döndürecek miydi? Yıllar geçtikçe geçmişteki güzel günlerin, şansların, kafamda oluşturup yaşadığım o ütopik üniversite dönemlerinin bir daha asla gelmeyeceğini kabullenmekle gelecekte beni bekleyen belirsizlik arasında duvardan duvara çarparken kendimi panik atak üzerine panik atak yaşarken buldum. Kontrolcü ve mükemmeliyetçi yapım her şeyin o an olmasa da gelecekte güzel olacağını bilmek istiyordu, ancak dünyanın kaosunda bu asla mümkün değildi ve içimdeki gelecek umuduyla devamlı olarak savaşıyordu.

İşte tam da o dönemde, derinlerdeki bir şey beni bir şekilde o hayattan uzaklaştırıp daha sakin, daha aktif, daha sağlıklı ve daha derinlere inebileceğim bir hayata sürükledi. Kendimi birkaç yıl önce, şehre biraz daha geç döneyim, Kasım’da dönerim, Aralık’ta dönerim, Ocak’ta dönerim derken yazlıktan şehre asla dönmeyip neredeyse her gün soğuk denizde yüzerken buldum. Noktaları geçmişe dönük birleştirdiğimde her gün yüzmek, hayatta aldığım en doğru üç kararımdan sonra dördüncüsü olabilirdi (diğerleri üniversitede elektrik elektronik mühendisliğinden bilgisayar mühendisliğine geçmek, İstanbul’u terk etmek, kedi sahiplenmek).

Bir kışı şehirden uzakta geçirdikten sonra böyle de oluyormuş dedim: bu hayat tarzı da varmış, ve her açıdan olmasa da bir sürü açıdan çok daha benlikmiş. Zamanla yaptıklarım değişti, arkadaş çevrem değişti, hayat tarzım değişti. Çok daha kaliteli ve sağlıklı hobiler edindim, alkolü neredeyse sıfıra indirdim, içimde inanılmaz bir yaşam enerjisi vardı, çok daha güzel anlar paylaştığım arkadaşlar edindim. Biz değişince, çevremiz de zamanla bize uyumlanacak şekilde değişiyormuş.

Yine de hala en iyisi olmalıydım. Hayata karşı kendimi kanıtlama isteği beni uğraştığım her alanda başarılı, ancak iç dünyamda oldukça kaotik yapıyordu. Tüm canlılar gibi her şeyi mükemmel yapamayacağımın bilinci ile içimde baskılamaya çalıştığım tarif edemediğim enerji sürekli beni ikilemde bırakıp psişemi alt üst ediyordu. Ben de kendisini korkularımla yüzleşmemek adına bastırıyordum. Ancak kendimden bir yere kadar kaçabilirdim…

Ve geldik şimdiki zaman’a. Çok yakın bir geçmişte aynı anda hayattaki hep kaçtığım en büyük korkularımdan bir kaçıyla aynı anda yüzleşmek zorunda kaldım. İşte tam o noktada yıllardır içime attığım her şeyi bastırdığım kabuğum bütün o yüke dayanamayıp çok uzun süre sonra çatlayıp kırıldı. Yıllar içinde bastırdığım her şey hayal bile edemeyeceğim bir güçle yüzeye çıkmaya başladı. Hangi duyguyu yaşayacağımı fark edemez oldum ve çok güçlü bir rüzgarla savrulmaya başladım. Ve sanırım ilk kez şunu kabullendim: en iyisi olamam. En iyisi olmaya çalışmak hileli bir oyunu kazanmaya çalışmaktı, imkansızdı ve anlamsızdı. Ve sonra kendime baktım. Olduğum gibi, tam da olmam gereken yerdeyim aslında. Yalnızca hala devam eden duygu patlamaları bunu bazen unutturabiliyordu.

İşte ben de en iyi yazım olmasa da son iki günde yazıp silip değiştirip kırpıp (hala zor kırılan eski alışkanlıktan en iyisi olması için uğraşlar mı bunlar yoksa?) bu yazıyı yazdım. İçimde bir şey, çok uzun zamandır susturduğum bir şey, bana yaz dedi. Böyle güçlü bir tümduygular yoğunluğunu ve kökten değişimi en son on yıl önce yaşamıştım. Sanırım hayatımdaki en büyük değişimlerden birinin tam ortasındayım. Bunu sözcüklerle açıklayamıyorum, ama hissediyorum.

Yağmurun durduğu bir Aralık gecesi. An itibariyle doğumgünüm. Bir sürü güzel insan beni aralarına davet etti, hepsini de çok seviyorum. Ancak bir şey bana otur ve bunu yaz dedi. Neden? Bunu gelecekte noktaları geriye doğru birleştirince göreceğim. Ancak bu yazıyı buraya kadar okuyan insan, evet sen, tam olarak sana diyorum: umarım sen de kendinden bir şey bulursun, ilham alırsın, ve hepimiz güzel hikayelerimizde heyecanla yeni bir bölümün sayfalarını açar, yepyeni anılarla doldururuz. Hep beraber güzel anılar paylaşırız.

Çünkü hayatta her şey paylaştıkça anlamlıydı, ve belki de en iyisi bir kişilik özelliği değil, paylaşılan güzel anlardan ibaretti.

Hatırlıyor musun?

Hatırlıyor musun bir keresinde insanların ulaşamayacağını düşündüğümüz bir yerdeyken bana bir şey demiştin? Ve o anda bir şey olmuştu. O an telefonum çalmıştı, arayanı gördüğümde şok olmuştum. Ancak bu sadece başlangıçtı, o an bana söylediği birkaç kelimeyle, tiyatronun oyuncusu bile olduğunu bilmeyen biri başrole yerleşmişti. Adeta tüm sahne karanlıktı, ancak sahnenin tam ortasında tüm spotlar birine odaklanmıştı. Fiziğin, bilimin, istatistiğin açıklayamayacağı bir şey gerçekleşmişti.

Piyano tuşlarına yumuşak dokunuşlarla müzik kendini sessizliğe bırakırken, o dakikaların, geçmişe bakıp hayatımı derinden etkileyen, birleştirdiğim noktaların en büyüklerinden biri olduğunu bilmiyordum.

Görebildiğimiz gerçekliğin ötesindeydi. Ben o an’ı hiç unutmadım. O tiyatro oyunu gösterimden kalksa, o piyano yeni melodilerle yeni insanlara yeni anılar yaratsa da o günü unutmadım. 

Sevgili _ _ _ _, bir gün unutmaya kalkarsam asla o günü, o akşamı unutmama izin verme.

Sevgili kaos

Fırtınanın gözünde, etrafa saçılıp sözcükler oluşturmayı bekleyen tüm harfler, tüm sözcükleri dilediğimce dizmemi bekleyen karanlık kanvas, ve kalbinde her sözcüğü, doğru zamanda doğru yere bırakarak anlamlandırmaya hazır Babil’in Kütüphanesi.

Sonsuz ihtimaller denizinde yüzmeyi çok özlemişim. Boş bir kağıda özgürce renkleri sıçratarak yansıtıp bundan anlam çıkaran, bilinçaltını boşaltan bir çocuk gibi. Kaos varsa tüm yaşanabilecekler olasılık dahilindedir ve olasılık varsa umut da hep vardır.

Bunca yıldır o çocuk yıllardır tüm boyalarını, tüm kağıtlarını, tüm fırçalarını toprağın altına gömmüştü işte. Fırtınanın tam gözündeki ironik sakin konfor alanında tüm dünyanın çalkalanmasını istiyordu. Tüm duyguları öldürdüğünü sanmıştı, hepsini öldü diye resim setinden yarattığı tabutların içine bırakıp toprağın altında çürümeye terk etmişti. Ancak hiçbiri ölmemişti, gittikçe güçlenip büyüyordu o duygular toprağın altında. Gittikçe toprakla bütünleşip, sessizce varoluşun bir parçası oluyorlardı. Pimi çekilmiş patlamayı bekleyen bir bomba ya da iskambil kağıtlarından yaratılmış dev bir şehir gibi toprağın üzerine bunca yılca inşa edilen her şeyi bir kelebeğin kanatlarını çırpmasıyla oluşacak zincirleme etkiyle yerle bir etmeye hazırdılar. O toprağın kim olduğunu anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yoktu. Bir ayna karşısında gözlerimin içine bakıp yıllar sonra ilk kez derinlerde özgür kalmayı bekleyen bir gözyaşı gördüm. O toprak, bendim.

Ve sonunda, o kelebek yıllar sonra kozasından çıktı, karanlık, buz gibi sessizliğin kalbinde ilk kanadını çırptı. Kendini tüm dünyaya kapatmış bu şehir hiç beklenmedik huzurlu bir akşamda ansızın gelen bir deprem gibi yerle bir oldu. Hani toprağın üstünde düzenin temel inşa taşları olan sözcükler vardı ya, işte hepsi yerle bir oldu. Dev bir toz bulutu, yok oluş, çaresizlik, kaos. Yıllardır içine kimsenin giremediği, özgürce hayatını yaşamak isteyenlerin de çıkamadığı o sert kabuk kırılmıştı. Yıllar boyunca her geçen hafta, gün, dakika toprağın altına “öldü” diye çaresizce gömülen duygular tekrar uyanmıştı. Fırtınanın gözünde daha fazla kalamayacaklarını biliyorlardı. Her şeyin çok büyük bir güç ile belirsizce saçıldığı fırtınanın gözünün içinden duvarına kendimi sürüklenmeye bırakmaya bırakacakken son kez bir arkama baktım: her yer yıkılmıştı ve yanlış zemine inşa ettiğim yerle bir olmuş bu şehir, artık ev değildi. Hiçbir zaman ev olmamıştı.

Ve ben yıllardır uzak kaldıktan, ait olduğumu sandığım bir yerin kafamın içinde, yaşamak istediğim hayatı engelleyen, nöronlardan oluşan bir hapishane olduğunu gördükten sonra kaosa tek kişilik, tek yön biletim ile herkesin ve her şeyin havada uçup birbirine karıştığı fırtınaya tekrar adım atıp soğuk rüzgarı yüzümde hissederken fark ettim:

Evimi çok özlemişim ben.

Tüm sözcükler

Hani tüm sözcükleri birleştiremezsin ya, hepsi havada uçar, ama bir araya koyamazsın. Tüm parçalar ortadadır, eksik parça yoktur belki de. Ama hepsi binlerce parçaya ayrılmıştır, havada uçuyordur zamanı yavaşlatırcasına.

İzolasyonun en dibe çeken günlerindesin ve denizin derinliklerinden bir el seni ayak bileğinden yakalamış aşağı çekiyor. Direniyorsun, korkuyorsun, ölmemek için çırpınıyorsun. Karşı koyamayacağını anlıyorsun ve suyun altına bakıyorsun. Seni dibe çekenin gözlerinin içine. Ve kendi yansımanı görüyorsun.

Her sabah keşke hepsi bir kabus olsaydı ve uyansaydık diye uyanıyorsun. O umut gittikçe sönükleşiyor ve o içinden çıkamadığın kabus senin son vermeye korktuğundan dolayı yaşadığın hayatın oluyor. Günler haftalar, aylar yıllar oluyor ama geçmiyor yine de.

Hani bazı insanlar vardır sana kim olduğunu hatırlatır, gördükçe konuştukça tanıdıkça daha da çok bağlanırsın. Ancak bu bağlanma tek taraflıdır, karşı tarafın umurunda bile değilsindir, bu yüzden bazı insanlardan uzaklaşırsın işte. Onları beğenmediğinden değil, tam tersine çok beğenip istediğinden. Onları hatırlatan her şeyi kaldırırsın, uzaklaştırırsın, görmeyeceğin bir rafına saklarsın anı defterine dönmüş bilincinin. Bilinçaltına bastırırsın. Unutursun, ya da en azından unutmuş gibi yaparsın. Temiz bir sayfa açarsın ama kirli bir deftere aittir o hâla.

Defalarca o defterde karalamaya çalışırsın sözcükleri, karalayınca gerçeklikten de silinecekmiş gibi. Yalnızca kendini bakıp bakıp kandırmak için yerlerini değiştirdiğin harfleri Babil Kütüphanesi’nden çıkmışçasına istediğin kombinasyona oturtmaya çalışırkenki sayısız denemelerin. Eski sayfalarda yeni sözcükleri ararken bir şey gözüne çarpar. Yıllar önceden, varlığını unuttuğun, unuttuğunu bile hatırlamadığın biriyle ilgili bir not. Onu hatırlarsın, bir zamanlar sana çok şey hissettiren birilerini ya da bir yerleri sakladığın toz tutmuş kutusundan çıkarıp zaman kapsülündeymişçesine bilincinin derinliklerine gömülmüş o anıları çıkarırsın yerinden.

Bir şarkı da açarsın yıllar önceki o dönemde dinlediğin, zamandaki yolculuğunda sana eşlik eder, yorulduğunda arabayı o kullanır. O kadar yoğundur ki geçmişin kokusu, karşısında hiçbir yapı olduğu gibi duramaz. Tutamazsın hepsi patlar, tüm gücüyle evrenin sonsuzluğuna bağırır. Senin aynaya bakıp söyleyemediğin tüm sözcükleri haykırır en uzak galaksilere. Durduramazsın. Durdurmak da istemezsin. Kafese kapatılmış bir hayvanı gizlice özgür bırakmak gibidir; kim ne derse desin, yaptıklarının sonucunda zarar olduğunu düşündüğün bir durum yaşayacak da olsan, rastgele tüm uzay boşluğuna açtığın anda dağılmaya hazır olan o sözcükleri serbest bırakırsın, doğru olanı yaparsın.

Uzun süredir söyleyemediklerini, seni sen yapanları, içinde uzun süredir tuttuğun her şeyi kusarsın. Hani tüm sözcükleri birleştiremezsin ya, hepsi havada uçar…

Bırak uçsunlar, belki de zamanı gelmiştir artık.

Evren

Hiç bu evreni kendin yarattığını düşündün mü? Gördüğün her yeri, herkesi, her şeyi, tüm deneyimleri… hepsini sen yaratmış olsaydın çok korkunç olmaz mıydı? Ailen, arkadaşların, tanıdığın herkes, en yakın bağ kurduğuna inandıkların bile yalnızca yapayalnız bilincinin hayal ürünü olsaydı.

O zaman neyden korkardın, hiç var olan şeyleri kaybetmekten mi? Yoksa var bile olmayan bir oyunu kazanmaktan mı? Hem de tek başınayken, hem de tüm varoluş ve anlamı olduğunu düşündüğün her şey kozmik ölçüde bir hiçken ve sen de yapayalnız bir kozmos iken.

Peki tüm evrenin kurallarını kim yazmıştı? Geçmiş zamanda yazılmış olduğunu düşündüğün fizik kurallarını şimdiki zamanda uygularken geçmişi ve geleceği olanaklı kılan zaman kavramının da bu kurama ihtiyaca olduğu nedensellik döngüsünün paradoksuyla sabaha kadar o yarattığın yıldızların altında dans ederken, kurallara uymak zorunda kalan güneş sahneyi gecenin güzel karanlığına bırakırken onun ufak bir parçasıymışçasına yandıkça huzur verip rüzgarın fısıltısını susturup içini ısıtan ateşte ellerini ısıtırken de mi düşünmedin bütün bunları? Düşünce mutlak bir kalıp mıydı dondurup bir gün çözmek için buzluğa kaldırdığın, yoksa bitmek bilmeyen döngünün bir parçası olan bir süreç miydi?

Gramatik açıdan hatasız olsa da uzun olduğu için anlamını kaybettiğin cümleler ve o ezberleyemediğin matematik formülleri beyninin algılama kapasitesine meydan okurken neden kendi bilincini beynin içine hapsettiğini sorguladın mı peki? 

Madem sen yarattın, neden kendini bu hale soktun? Madem sen yaratmadın, deneyimleyebildiğimizin ötesinde bir şeyler var olmak zorunda ve zaten tüm varlıklarla iletişim halindesin ve iç içesin. Herkes ve her şey senin bir parçan.

O zaman neden korkuyorsun?