Bir Mektuba Cevap

Kışın soğuğunun insanların yüzüne yansıdığı şu günlerde, okuduğum bir yazı gerçekten içimi ısıttı. Bana yalnızca bir kaç ay önce yeniden blog yazmam konusundaki en büyük ilham kaynağı olan kişinin, gerçekten içten ve dokunaklı blog entry’sinden söz ediyorum, bu yüzden bu yazıyı okumadan önce onu okumalısınız. Etkilendim, sanki benim söylemek istediklerimi söylemiş gibi. Ben de kendisine olan mektubuna cevap yazayım dedim.

Dinle dedi, yaklaşık iki ay önce tesadüf eseri tanıştığım Buket blog’unda, içinden gelen sesi dinle.

Dinledim ben de. Aslında hep yapardım, ama daha da çok dinledim. Özellikle son zamanlarda, ne kadar sessiz kalırsam, o kadar çok duyabileceğimi gördüm. Gerçek gücün ve bilgeliğin, bağırmak, konuşmak değil, bazen yalnızca sessizce dinlemek olduğunu anladım. Şehir hayatının hem fiziksel hem mental anlamda yarattığı arkaplan gürültüsünden kaçıp, sessiz ve sakin bir yerlerde kendimi, doğayı, ve bazı tuhaf işaretlerini görebilmeyi öğrendim.

Sev dedi sonra.

Aslında en iyi yaptığım şeydi bu. Sadece bir süredir, bir kaç yıldır çeşitli nedenlerden dolayı uzak kalmıştım sevmekten. Daha önce hep karşılık beklerdim, karşılıksız sevmeyi öğrendim. Kendimi bile korkutacak kadar ileri gitmeyi, korkmamayı ve tutkuyu dibine kadar yaşamayı öğrendim. Her zaman doğru insanlar çıkmadı belki, ama ben her zaman doğru olanı yaptım. Saf haliyle, kaygısızca sevmeyi ve hissetmeyi öğrendim. Sen doğru sevince, insanların yanlışları çok da koymuyormuş aslında.

Kabullen dedi.

Peki, dedim ben de. Kabullenelim bakalım. Nasıl olacağını ben de bilmiyordum. Neyse ki hayat, biraz acımasızca, biraz esprili biçimde, biraz da karşıma nasıl olduğunu kendim bile açıklayamadığım olaylar ve insanlar çıkararak bana, kendimi o’na teslim etmeyi öğretti. Her şeyi, biraz başta zorunluluktan da olsa, akışına bıraktım. Rüzgar nereye götürürse oraya gittim. Bunu yapmamla birlikte tüm parçalar yerine oturmaya başladı. Hepsi henüz oturmadı, ama çok az kaldı. O son parça yerine oturacak arkadaş. Tüm bu olaylara da değecek. Sadece… biliyorum diyelim.

Gözlemlememi de istedi.

Aslında en iyi yaptığım şeydi belki de. Çocukluğumdan beri, herşeyi gözlemler, sorgular, arkasındaki gerçek nedeni araştırırdım. Herhangi bir nesneye ya da insana baktığımda, onun dış görünüşünden çok, onu o yapan arkadaki herşey‘i görebilmeye başladım. Herkes bir son ürün‘dü, ve insanlara baktığımda onları oraya getiren, kendilerinin bile farkına varmadığı bilinçaltlarını görebiliyordum. Bir nesneye ya da sisteme (ki bu bir sosyal yapı bile olabilir) baktığımda, arkaplanındaki her şey arasındaki neden sonuç ilişkisini hayal edemeyeceğim bir hızda kurabiliyordum. Sakince gözlemleyince ve sessizce dinleyince herşeyi anlayabiliyormuşuz meğerse. Beni şu an bu noktaya getiren herşeyi ve herkesi düşünmeye çalıştım, ama o kadar çok şey vardı ki, vazgeçtim. Sadece, bir tanesi bile olmasa, bütün bunların olamayacağını biliyordum.

Kurtul.

Listede bu sözcüğü ilk gördüğümde biraz korkmuştum, çünkü benim için en zoru buydu. Kafamdan her şeyi atmak, unutmak, vazgeçmek bana göre değildi. Ama kurtulmak da bu değilmiş zaten. Her şeyi olduğu gibi kabullenip, akışına bırakıp, bu akışı engelleyen düşüncelerden kurtulmakmış aslında olay. Benim ben olmamı engelleyen her şeyi teker teker hayatımdan çıkardım. Yalan söylemeyeceğim, beni sevmeyen çok insan vardı. Bir kaç ay gibi kısa bir sürede çok daha fazla sevilen, etrafında bir sürü yaratıcı, zeki, güvenilir ve eğlenceli insanlar olan biri halina geldim. Kötüye odaklanmak yerine her zaman iyiye odaklanmayı öğrendim. Yalnızca bununla ilgili bile tek başına uzun bir yazı yazabilirim.

Kucaklamamı istedi sonra herşeyi…

“Kötü özelliklerimi ve olayları da mı?” diye sormaya hazırlanıyordum kendisine ki, düşündüm biraz. Evet, aynı iyi olay ve kavramlar gibi, kötülerini de, en iğrençlerini de kucakladım. Eğer onları bir kenara atsaydım haksızlık olurdu. Onlardan da çok şey öğrendim, ve onlar sayesinde de buraya gelebildim. Tüm anılarımı ve tüm insanları kafamda kucakladım. Çünkü herkesin ve herşeyin bıraktığı izler‘dim ben aslında.

Hatırla dedi.

Hatırlayacak çok şey vardı. Geçmişte, ruhumuzun derinliklerinde tozlanan, bir daha hiç açılmayacak tarih kitapları gibi gittikçe sönükleşen çok anı vardı. Ancak sönükleşse de, o anılar hep oradaydı, ve onlar sayesinde ben de buradaydım. Uzayda çok uzaktaki o sönük, belki de milyonlarca yıl önce patlamış yıldız. O sönük ışığı hala bana geliyor, ve belki de o yıldızda oluşmuş bazı maddeler şu an benim vücudumu oluşturuyor. Başka bir deyişle, onun sayesinde burdayım.

The nitrogen in our DNA, the calcium in our teeth, the iron in our blood, the carbon in our apple pies were made in the interiors of collapsing stars. We are made of starstuff.

Carl Sagan

Bazı olayları değiştiremeyeceğimi hatırladım, akışına bırakmam gerektiğini hatırladım ben de. Tanrı’ya bıraktım. Çoğu insanın Tanrı dediği şeyin varlığına inanmıyorum. Tanrı biraz daha farklı benim. Bilinçli, ataerkil, süper bir güce değil, evrenin ve doğanın, sevginin kozmik gücüne inanıyorum. Ya da başka bir deyişle: God is love.

“Ve ol” dedi son olarak. Mutluluk oldum, yeri geldi mi onu tüm vücudumda yaşadım. Aşk oldum. Tekrar deliler gibi, liseli gençler gibi aşık olabildiğimi hissettim. Bazen yanlış insana doğru zamanda, bazen doğru insana yanlış zamanda aşık oldum, ama ne fark eder? Doğru duyguyu, kendim doğru insan olarak yaşadım. Sevdiğim için ve sevebildiğim için asla pişman olmadım, ve önemli olan da buydu. Hayat oldum. Hissettim. Var oldum. Çok kısa sürede çok fazla şeyi yaşadım. Hayal bile edemeyeceğim kadar çok duyguyu yaşadım. İyi de olsa kötü de olsa, gerçek bir şeyleri hissettikçe yaşadığımı hissettim. Bazen ağladım, çok ağladım, hayatımda ağlamadığım kadar bir gecede ağladım hem de. Ve o, belki de tüm hayatımın en boktan gecesinde bile, yaşadığımı, var olduğumu hissettim ve çok şey öğrendim. Hissedebilmek, korkmadan en gerçek duyguları yaşayabilmek, ne olursa olsun hissedememekten güzeldi.

Hepsinden önemlisi ise, ne olursa olsun her zaman kendim oldum.

İyi ki kendine o tatlı, şirin ve bir o kadar da insana en temelini hatırlatan yazıyı yazmışsın Buket!

Korku

“Bazı şeyleri sorgulamamak lazım”, “Başarılı olmak için çok çalışman lazım”, “Sen mi kurtaracaksın dünyayı?” ve benzeri sayısız örneği olan cümleleri günde kaç kere duyuyorsun? Sana verileni kabullenmekten sıkılmadın mı? Elinde olanla yetinmek adlı saçmalığın çocukluğundan beri sana bir zehir gibi enjekte edildiğinin farkında mısın? Daha fazlası için adım atmaktan korkuyor musun? Belki de artık bu döngüden çıkma zamanın gelmiştir.

İnsansın, ve evrimsel süreçte korku, hayatta kalmak için en temel içgüdülerden biri olarak gelişmiştir. Hayati tehlike durumunda yaşamını sürdürebilmek için doğadaki olmazsa olmaz hislerden korku, şu anda hepimizin hayatta olmasını sağlamıştır. Ancak günümüz dünyasında şehir hayatı ve yaşam tarzı, insanın evriminin adapte olacağından yüzlerce kat hızlı gelişmektedir, ve doğal olarak bazı duygular günlük hayatımızla çelişmektedir. İnsanın içindeki duygular kontrolden çıkabilmekte, ve insanlar manipülasyona açık hale gelmektedir. Hayattaki en büyük başarısızlıkların nedeni korkmaktır. Sakince kendi geçmişini düşün, kaç tane yaptığın şeyden, kaç tane yapmadığın şeyden pişman oldun? Yapmadıklarının kaç tanesini korktuğun için yapmadın? Kaç tanesi için keşke diyorsun? Hemen hemen herkesin bu konuda az ya da çok hatırladığı olay vardır.

Belki de kendini değiştirmelisin. Ne olursa olsun yaşamayı seçmelisin. İşini sevmiyor musun? O işten çıkmaktan korkma. Evini sevmiyor musun? Taşınmaktan korkma. Sevgilini sevmiyor musun? Ayrılmaktan korkma. Sahnede başarısız olacağını mı düşünüyorsun? Çıkmaktan, gerekirse rezil bile olmaktan korkma. Ne olduğunu bilmediğin o yere giden trene binemiyor musun? Oraya gitmekten korkma. Peki ya denemek isteyip çok istediğin o spor? Denemekten, yeri geldi mi bir yerini kırmaktan korkma. Yaşamaktan, denemekten, sevmekten, hissetmekten korkma. Değişimden korkma. Korktukça kaybedersin. Cesur oldukça kazanırsın.

“Kaybetmekten korkma; bir şeyi kazanman için bazı şeyleri kaybetmelisin. Ve unutma; Kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin.”

Che Guevara

Alışageldiğimiz düzenden çıkmaktan, bir şeyleri bozmaktan korkuyoruz. Rahatlık alanımızdan comfort zone‘umuzdan bir türlü çıkmıyoruz. Elimizdekiyle yetiniyoruz. Bir şeyleri gerçekten değiştirebileceğimize inanmıyoruz, çoğu konuda baştan vazgeçiyoruz. Basit, sıradan hayatımızda, aslında bilinçaltındaki korkularımız tarafından demir parmaklıklarla çevrili olduğumuzun farkına bile varmadan, rahatça yaşıyoruz. Görünmez ellerin kuklalar haline getirdiği kendimizin yaşadığı Stockholm Sendromunda, zıplamamayı şartlanarak öğrenmiş kurbağalardan farkımız yok. Yaşadığımız için, durumumuz daha kötü olmadığı için şükrediyoruz. Yerimizde sayıyoruz. İlerleyemiyoruz.

Çok daha fazlasıyız, kendi potansiyelimizin yanında, şu anki olduğumuz aslında koca bir hiç. Çok daha güzel, çok daha mutlu, sağlıklı, eğlenceli, gerçek bir hayata sahip olabilecekken, şu ankini de kaybetme korkusu hep bizi durduruyor. Ama belki de korktuğumuz şey gerçek bir şey değil. Belki sorgulamadan kabullenmekten dolayı olabileceğimiz hiçbir şey olamıyoruz. Birileri sen mi değiştireceksin diye bizle dalga geçerken, başka birileri dünyayı değiştiriyor. Hep gelecek planları yapıyoruz, öldükten sonra bile cennete gitmeyecek miyiz nasıl olsa? Çok sorgulamamak lazım, değil mi?

Belki de en büyük sorunumuz bu. Yaşamaktan korkuyoruz. Savaşmamaya programlanmışız. Hak etmediğimiz aptal, sıkıcı, boş hayatı yaşıyoruz ve konuda bir şeyler yapabilecekken yapmıyoruz.

Sen. Evet sen. Haydi şimdi bu yazıyı kapattıktan sonra, hayatında bir şeyi değiştirmekten korkma. Kendin olmaktan korkma. Yaşamaktan, kendi istediğin hayat için, elde edene kadar savaşmaktan korkma. Kaybetmekten de korkma. Dibe vurmaktan korkma. Acıyı da, mutluluğu da, eğlenceyi de, çaresizliği de, aşkı da, tutkuyu da (ki illa birine duyulan bir duygu anlamında değil, severek yapılan bir hobi de olabilir bu) dibine kadar, sonuna kadar yaşa. Sesi sonuna kadar aç. Hisset. Gerçekliği hisset. Tüm korkularını yen. Çünkü dibe vurmadıkça, asla yukarı atlayamazsın.

Sevdiğin Şeyi Yapmak

Kimimiz çok para kazanıyoruz, zaman buldukça istediğimiz gibi harcıyoruz, ama mutsuzuz. Kimimizin şu kapitalist düzende cebinde beş kuruşu yok ama mutluyuz. Para ile gerçek mutluluk arasındaki korelasyonun tamamen yalan olduğunu, bunun yalnızca bir ilüzyon olduğunu zaten parayla mutlu olamayanlar ve parasız da mutlu olabilenler biliyor. O zaman koyduk parayı bir kenara, konumuzla ilgisi yok.

Peki neden bazı insanlar mutlu, bazıları değil? Diğer etkenleri bir kenara koyuyorum. Kontrollü bir karşılaştırma yapalım. Aile, sağlık, aşk, her tür uzak ve yakın ilişki, para, genetik mental faktörler gibi faktörleri bir kenara koyarsak ve herkeste eşit olduğunu kabul edersek, yine de bazı insanların, hayatlarının gidişinden mutluyken, diğerlerinin mutsuz ya da eksik olduğunu görürüz. Madem bütün faktörler eşit, bu fark nereden geliyor?

Sevdiğini yapmak. İşte sır bu. Bir insan kendi sevdiği şeyi yapıyorsa, ortaya bir şeyler çıkarabiliyor, iyi kötü az biraz beğeniliyorsa, takdir ediliyorsa, o insan günlük hayatından memnundur. İşinde başarılı olmak çok önemlidir. Buradaki en önemli nokta, insanın kendisinin bir şeyi başardığında aldığı haz duygusudur. Bir fotoğrafçının ya da müzisyenin, hem kendinin hem başkasının beğendiği bir eser yaratmasından tutun, bir mühendisin çalışan bir sistem üretmesine kadar ne olduğunun önemi yok, yaratmak mükemmel bir tatmin duygusudur. İster sıkıcı bir masa başı göreviniz olsun, ister tamamen yaratıcılık üzerine bir işiniz olsun (ki bu durumda işler biraz daha kolaydır evet), eğer ortaya çıkarttığınız şeyi, yalnızca para amaçlı değil de, dünyaya, çalıştığınız şirkete (iş yerinizi ve çalıştığınız şirketi sevmeniz bu yüzden kritik önem taşımaktadır) bir şeyler katma ve faydalı olma duygusuyla yapıyorsanız, işin sırrını çözmüşsünüzdür.

“Ama çok sıkıcı bir işim var, ekmek parası için çalışıyorum, ne yapayım?”

Kendinize bu bahaneyi uydurmamakla başlayabilirsiniz. Evet, her iş eğlenceli değildir ve bazı işler, kafanızda ne kadar gamify etseniz de sıkıcı olacaktır. O zaman eğlenerek yapacağınız başka bir iş bulun. Her gün bilmem kaç saat bütün gün hayatınızın en fazla zamanını alan şey işiniz ise, ve bunu değiştirmemek için bilinçli bahaneler uyduruyorsanız, kendinizi kandırmayın. Ya yaptığınızı sevin, ya da sevdiğinizi yapın. Zamanı güzel geçirmenin, stresten uzak durmanın, daha sakin ve daha huzurlu bir insan olmanın sırrı bu.

Eğleneceğiniz bir gün dileğiyle sevgiler.

Fermi Paradoksu

Uzaya ve yıldızlara bakmanın yarattığı o özel histen bahsetmiştim. Gökyüzünde milyarlarca, normal bir insanın hayal edebileceği seviyenin çok üzerinde miktarda yıldız var. Bu yıldızların yüz milyonlarcasının çevresinde yaşama elverişli gezegenler var. Biz, dünya ve insanlar olarak, kozmik zaman çizgisinde, çok kısa bir süredir varız. Güneş Sistemi ve Dünya’dan çok daha uzun süredir burada bulunan gezegenlerin hepsini düşününce, uzayın gözlemleyebildiğimiz bölgesinde milyonlarca gezegende hayat olmalı. İnsan ırkının ne kadar kısa süredir var olduğunu ve bu kadar sürede bile nasıl bir teknolojiye eriştiğini düşününce, bu gezegenlerin ciddi bir miktarındaki hayat, bizden çok daha gelişmiş, uzayda yolculuğu ve yıldızlararası (hatta belki galaksilerarası) yolculuğu keşfetmiş olmalı. Yazın gecenin sessizliğinde, şehirden uzak, sahilde kumlara yatıp gökyüzünü izlerken de insanın aklına gelmesi kaçınılmaz olan soru da bu işte:

Herkes Nerede?

Modern fizik tarihindeki en önemli insanlardan biri olan Enrico Fermi‘nin onlarca yıl önce sorduğu bu sorunun günümüzde kesin bir cevabı yok. Çok farklı cevaplar mevcut, bazıları çok mantıklı olsa da, hepsi bir anlamda uçuk kaçık. Kime sorsanız farklı bir cevap alabileceğiniz bu paradoks ile ilgili asıl heyecanlı olan nokta ise, bu uçuk kaçık cevapların bir tanesinin doğru olmak zorunda olduğu. Orada bir yerde, şu an bilemediğimiz, uçuk kaçık bir gerçek var ve keşfedilmeyi bekliyor, ve bunu ne zaman keşfedeceğimizi bilmiyoruz.

Drake Equation adı verilen formülde astrofizikçiler tüm değişkenleri hesaplayıp yerine koyduğunda, yalnızca Samanyolu galaksisinde (bilmeyen varsa: biz de bu galaksideyiz) on milyonlarca yaşanabilir gezegen ve uygarlık olması gerektiği görülüyor. İnsan ırkı olarak, gökyüzünde uzay uygarlığının olabileceğini düşündüğümüz bölgelere yüksek güçlü radyo sinyalleri gönderiyoruz. Bunların arasında insanı ve yaşamın yapıtaşı olan DNA moleküllerini anlatmaya çalışan bir radyo mesajı bile mevcut. Ancak tek bir kez bile, uzayın sonsuz sessizliği bozulmadı. Kimseden hiçbir cevap gelmedi. Fermi Paradoksu’nu yanıtlamaya çalışan yüzlerce farklı hipotez var, kendimce en mantıklı olanlardan bir kaç tanesini burada paylaşacağım.

1. İhtimal: Cevabı yanlış şekilde arıyoruz

Uzayda belli başlı bölgelere radyo sinyalleri gönderiyoruz, cevap gelmesini bekliyoruz. 1962’den beri çeşitli projelerde uzaya radyo sinyali gönderdik ve bunlara cevap gelmesi onlarca yıl sürecek. Tabii ki, muhtemelen hiç bir cevap gelmeyecek, çünkü orada bizimle aynı frekansta, antenleri bize çevrilmiş, bizimle aynı zaman kavramına sahip birileri yok. Kozmik bir boşluğa, elektromanyetik sinyaller gönderip cevap gelmesini umuyoruz. Sinyal gönderdiğimiz bölgeleri kozmik boyutta çok yakın noktalardan seçiyoruz (yoksa, daha uzaktaki hedeflerden geri sinyal dönmesi on binlerce, yüz binlerce yıl sürerdi) ve bu bölgelerde herhangi bir biçimde yaşam olma ihtimali çok düşük. O çok düşük ihtimal gerçekse ve yaşam varsa bile, bize geri bir cevap gelmemesi için bir sürü neden var:

  • Çok basit yaşam formları ile iletişim kuruyoruz: Yaşam dediğimizde iki kolu iki bacağı, kafası olan, düşünebilen canlılar hayal ediyoruz, ancak hedefimizdeki yaşam formu belki de en basit tek hücreli canlılardan, bakterilerden ibaret. Bu bakterilerin ne bizim frekans modülasyonu ile gönderdiğimiz binary mesajını decode etmesini, ne de radyo vericisi çanak antenler ile sinyalin geldiği bölgeye geri cevap göndermesini bekleyebiliriz 🙂
  • Gelişmiş canlılar var, ancak bizim gibi elektromanyetik dalgalar ile iletişim kurmuyorlar: Belki gerçekten orada canlılar var ve bir şekilde düşünebilen canlılar. Belki bizden çok daha gelişmişler (ki zaten bizim seviyemizde olma ihtimalleri milyonda bir gibi bir şey, kozmik zamanda yaşamın evrimini değerlendirdiğimizde ya çok basit ya da çok gelişmiş olmak zorundalar), ancak bizi dinlemiyorlar. Radyo dalgalarını dinleyen alıcıları yok, belki de quantum fiziğini kullanarak, iletişim kurmanın çok daha farklı yollarına yönelmişler.
  • Gelişmiş canlılar var, ancak farklı zaman ölçeğinde yaşıyoruz: Belki beyinleri (ya da onun yerine neye sahipseler) çok daha farklı bir hızda çalışıyor. Bizim için, bu tür bir iletişim için mantıklı kabul edebileceğimiz 5 saniye ya da 2 dakika, onlardaki 1 mikrosaniye ya da 5000 yıla eşdeğer, yani gönderdiğimiz mesajlar, bir kısmı Big Bang’den kalan kozmik gürültü arasında anlaşılmadan kaybolup gidiyor.
  • Gelişmiş canlılar var, ve mesajı alıyorlar, ancak özellikle cevap vermiyorlar: Bu biraz korkutucu aslında. Mesajımız yerine tam anlamıyla ulaşıyor, ancak neden cevap versinler? Biz buradayız diye bağırıyoruz, belki onlar yerlerini belli etmek istemiyorlar, belki bir sürü yerini belli etmek istemeyen uygarlık ile karşı karşıyayız, belki orada, tam karşımızdalar, ancak hareket etmeden, ses çıkarmadan bekliyorlar, yalnızca dinliyorlar. Belki de bir gün bizimle iletişime geçecekler, ancak bu bizim için hiç hoş olmayacak. Dışarıda nasıl bir tehlike olduğunu tahmin bile edemeyiz.
  • Gelişmiş canlılar var, mesajı alıyorlar, ancak umurlarında değiliz: Dışarıdaki canlıların nasıl bir seviyede yaşadığını hayal bile edemeyebiliriz. Kardeshev Scale adı verilen hesap sistemine göre, kozmik seviyede üç farklı uygarlık seviyesinden bahsedebiliriz. Birinci tür, bizim gibi, kendi gezegenin kaynaklarını kullanabilen, sıradan türler. İkinci tür, kendi yıldızlarının enerjisinin neredeyse tamamını kullanacak seviyeye gelmiş türler. Üçüncü tür ise tüm galaksiyi kolonize edebilecek güce gelmiş türler. Üçüncü tür galaksimizde olsaydı, muhtemelen bunu bilirdik. Ancak ikinci tür, Dyson sphere adı verilen bir süperyapı ile tüm enerji ihtiyacını karşılıyor olabilir. Daha da ileri gidip Matrioshka beyni yaratmış olabilir ve tüm bireyleri sonsuz mutluluk içinde, bir cennet simülasyonunda yaşıyor olabilir. Böyle gelişmiş bir uygarlığın bizim mesajlarımızı almama ihtimali olamaz, ancak neden cevap versinler? Sonsuz mutlulukta yaşıyorlar, belki her şeyin sırrını da çözmüşler. Muhtemelen bizi zaten biliyorlar, onlar için yerdeki karınca kadar önemsiziz. Cevap vermek umurlarında bile olmayabilir. Zoo hypothesis olarak geçen bu ihtimalde, belki de mesajlarımıza hehe diyip gülüp geçiyorlar.
  • Çok büyük ya da çok küçükler: Oradalar, mesajı da alıyorlar, ancak iletişim için fazla büyük ya da fazla küçük olabilirler. Mesajlarını, şu an tahmin edemediğimiz bir nedenden dolayı bize iletemiyor olabilirler. Başta çok mantıklı gelmese de, bunun da bir ihtimal olduğunu bir köşede tutmak lazım. Ne de olsa bunun gerçek nedenini, keşfettiğimiz güne kadar asla bilemeyeceğiz.

2. İhtimal: Bir simülasyonu yaşıyoruz

Bu seçenek her ne kadar fantastik olsa da, Fermi Paradox’un tüm çözümleri heyecan verici derecede fantastik. Belki hayat, uzay, bilinç, evren dediğimiz her şey sadece bir simülasyon. Ailemiz, evimiz, sevdiklerimiz, yaptıklarımız, yaşadığımız her anı, hayatımıza girmiş olan her şey yalnızca bir ilüzyon, sadece bir hologram. Yaşamıyoruz, yaşam diye bir şey hiç olmadı, ve hepimiz Matrix gibi bir simülasyondayız. The Truman Show‘ın çok daha büyük çaplısı gibi düşünebiliriz. Ancak eğer bu gerçekse, zaten bittiğinde dert edecek çok daha farklı sorunlarımız olacağından eminim.

3. İhtimal: Gerçekten dışarıda kimse yok

En korkutucu ihtimal bu. Belki Drake’in formülünü hesaplarken herkesin gözden kaçırdığı bir şey vardır. Belki gerçekten de hayatın ve evrimin bir noktadan ileri gitmesini engelleyen, bilmediğimiz, rahatsız edici bir neden vardır. Belki de The Great Filter, gelişmiş yaşamın evrende yayılmasını engelliyordur. Wait But Why’daki Fermi Paradox makalesi (İngilizceniz iyiyse ve konu ilginizi çektiyse, link’teki makaleyi baştan sona okumanızı öneririm), bu durumu oldukça güzel özetliyor. En genel hatlarıyla, The Great Filter şunlardan biri olabilir:

  • Belki hayatın oluşması, istatistiksel olarak zaten imkansıza yakın olabilir, bu yüzden gerçekten de yalnızca biz varızdır: Tüm, koca evrende, yalnızca biz. Kulağa imkansız gibi geliyor, ancak şu ana kadar hiç bir hayat belirtisi alamadık, hayatın ve ilk hücrenin nasıl oluştuğu apayrı bir tartışma konusu. Ancak belki de bizim bildiğimiz anlamıyla yaşam, gerçekten de yalnızca buradadır. Belki de Dünya’nın bu derece yaşama elverişli olması, sandığımızdan çok daha düşük bir ihtimaldir.
  • Hayatın oluşması, yeterince zaman ve milyarlarca galaksi söz konusu olduğunda, mümkün, ancak şu an kimse yeterince gelişemedi: Belki dışarıda bir yerde gerçekten hayat var, ancak kimse yeterince gelişememiş. İlk’lerden biriyiz, şanslıyız, belki birileriyle bir noktada karşılaşacağız, ancak bunun olmasına belki de yüzbinlerce var. Belki de ulaşmamıza (ya da bize ulaşılmasına) engel olacak bir sürü etken var ve bunların hiçbirini henüz göremiyoruz.
  • The Great Filter ileride, bizi bekliyor, ve bizi yok edecek: Belki de evrende zeki yaşam hep gelişebilen bir şey, ancak bir şey, bir noktada bu yaşamı yok ediyor. Belki yaşam kendi kendini savaşlar ile yok ediyor, belki bir süper güç her şeyi, yeterince güçlü olup kendisine tehdit olabilecek seviyeye geldiğinde yok ediyor. Belki de, yaşam denilen döngü bundan ibaret ve ne kadar güçlü ve kararlı olursak olalım, bir noktada her şey bitecek. Bir noktada, tüm insanlık ve Dünya yok olacak.

Fermi Paradoksu’nun cevabını kimse bilmiyor, ve daha da uzun süre birileri öğrenecekmiş gibi görünmüyor. Belki birileri var, belki birileri yok, belki biz bile yokuz. Gerçekliğin ve bilincin tanımını bile tam yapamıyoruz, hayatın kaynağını ve ölümün sırrını çözemedik. Kara deliklerin, wormhole‘ların sır perdesini bile aralayamadığımız şu günlerde Fermi Paradoksu’nun yanıtını bulmak imkansıza yakın. Bulacağımız güne kadar da her seçenek, hem mümkün, hem de aynı anda bir o kadar imkansız. Ancak yine de sıcak bir yaz akşamında içkini yudumlayıp, yalnızda dalgaların sesini dinleyerek, gökyüzünün sonsuzluğuna bakmak, Samanyolu’nun merkezine doğru mental bir yolculuğa çıkmak gibisi yok. Belki Fermi Paradoksu’nun yanıtını şu an yaşayan hiçbir insan öğrenemeyecek, belki gerçek biz insanların düşünebileceği tüm hipotezlerden çok daha uzak. Belki de yukarı baktığımızda gerçekten sonsuz yalnızlığa bakıyoruz, bilemeyiz. Ancak tek bildiğimiz bir şey varsa: doğa her şeyiyle, evrenin bize sunduğu haliyle, belki de olabilecek en güzel şey, ve hayatın saçmalıklarıyla, parayla, iş ile, insanların aptallıklarıyla, siyaset ile, savaşla ve din ile kendimizi ve insanlığı mahvetmek yerine, bu güzel doğanın ve hissedebildiğimiz gerçekliğin tadını çıkarmalıyız.

Beklentileri Sıfırlamak

Hayatımın son iki ayında, tam anlamıyla literally son 2 ayında o kadar çok şey değişti, o kadar farklı duygu ve durumlar içine girdim ki, otursam kitap bile yazarım.

25 yaşımı noktalamama iki gün kala, şu iki aya geriye baktığımda görüyorum ki, yavaş yavaş geride bırakmayı başardığım “her gün bir yeni psikolojik savaş” adlı çalkantılı dönemde çok şey öğrendim. Beş-altı tane, çok kısa sürede üst üste başıma gelen kişisel olay var. Olayları burada paylaşamam, ancak kendimdeki değişimi ve bakış açımı değiştirme hikayemi anlatacağım.

Bundan yalnızca iki ay önce insanlara bağımlı, obsesif yapılı, duygularını kontrol edemeyen, neye ve kime önem vermesi gerektiğini bilmeyen, şu ankine göre çok daha az sorumluluk bilinci olan, impulsive biriydim. Kötü biri değildim, aksine çok iyiydim, hatta insan olarak fazla iyiydim, ancak az önce belirttiğim zayıf yönlerim beni esir alabiliyordu. Yaşadığım olaylarda kontrolüm dışında gelişen çok olumsuz nokta vardı, ve kontrol edemezsem obsesif/depresif loop‘a girecektim. Girdim de. En kötü dönemimde haftada ortalama 3kg vermeye başladım. Kısaca, tabiri yerindeyse, boka sardım.

If you don’t like something, change it. If you can’t change it, change your attitude. Don’t complain.

Maya Angelou

Sanırım tam bu depresif moddan çıkacakken bir daha, üzerine bir daha, bir daha darbe alıp durmak, hayatın bana kibarca “belki de başka bir şeyleri değiştirmelisin” deme yoluydu. Tam doğru zamanda, günü gününe doğru noktada hayatıma tesadüfen giren insanlar da belki de ipuçlarıydı. Ancak noktaları bazen ancak geriye dönük baktığımızda birleştirebiliyoruz. Canımı sıkan olaylar yaşadıysam da, bazıları için şimdiden “iyi ki olmuş” diyorum. Bazılarındaki olayı henüz şu an bulunduğum noktada göremiyorum ama yeterince zaman geçtiğinde onlara da iyi ki olmuş diyebileceğimden eminim. İstatistiksel açıdan değerlendirdiğimizde, yirmi beş yılda tersi çıkmadı henüz.

Peki ne yaptım? Olayları elimde sımsıkı tutup kontrol etmeye çalışmak, onlara tutunmak yerine, yoluma baktım. İnsanlar hep takıntılı olduğumda bana move on, let it go derdi, çok takmazdım. Genelde haklılarmış. Fazla duygusala bağlayıp, geçmişe tutunmaya çalışan biriydim. Ancak move on‘ın anlamını daha yeni anlamaya başladım. Önüne, ileri bakmak demek geçmişten vazgeçmek demek değilmiş. Aksine, zamana bırakmakmış. Zaman her şeyi yoluna sokuyor, olması gerekenler oluyor, olmaması gerekenler ise, yerini çok daha güzel olaylara bırakıyor. Düşünmeyip kafamı rahatlatarak obsesyonu yendim. Gereksiz takıntılardan kurtulmaya başladım. İster hayatımı ciddi anlamda etkileyen, bana gerçek anlamda zarar veren olaylar olsun, ister kapıyı kitleyip kitlemediğimi üç kere kontrol etmek gibi önemsiz ancak takıntı belirtisi şeyler.

Yetmedi. Obsesyonu ciddi ölçüde yendim, ancak hala bana zarar veren, obsesyonun ötesinde bir şeyler vardı: beklentiler. O ya da bu şekilde, günlük hayatımızda sürekli bizi esir alan, ruhumuza, ince ince işleyen, o iki yüzlü duygu. İki yüzlü, çünkü güzel bir şey gibidir. Kendini umut gibi gösterir, ancak umut ile beklenti arasında ince bir çizgi vardır. Umut kararlılıktır, başarıdır, vazgeçmeyiştir. Beklenti ise zayıflıktır, obsesyondur, bağımlılıktır. Beklentileri sıfıra indirdim. Hep kolay olmadı, bazen indirdiğimi sandım ancak içten içe indiremediğimi gördüm. Ancak indirdim. Zormuş, ama sandığım gibi imkansız değilmiş. Sıfıra indirmemle birlikte herşey bir anda olması gereken şekle döndü. Olaylar, yaşadıklarım, insanlar, dedikleri, son ik ayımdaki ve daha da öncedeki herşey anlam kazanmaya başladı. Neredeyse tüm parçalar yerine oturdu. Çok daha güzel, büyük bir resmin parçası halini aldılar.

Kafayı rahatlatmanın formülü çok basitmiş: umudu yüksek, beklentiyi sıfırda tutmak gerekiyormuş. Direk mutluyum diyemem tabii ki, mutluluk denilen olay özel bir duygudur, her durumdayken demek, kendisine hakaret olur. Ama 25 yaşımı tamamlarken, son bir kaç ayda, en önemli şeyi öğrendim: hayat çok tatlı sürprizlerle dolu. Ne zaman geleceği belli olmuyor, bu yüzden beklentilere kapılmadan, her şeyi, herkesi, olduğu gibi yaşamak ve tadını çıkarmak lazım. Gelmesi gereken dönüp dolaşıp, bir şekilde zaten geliyor. Öyle bir geliyor ki, istesen bile kaçamıyorsun. Onun dışında bir beklentim yok. Hayatımı, psikolojimi, duygularımı, işimi, ilişkilerimi düzene sokmayı başardım. Hem de en zor günlerde bile. Teknolojinin sağlık sektöründeki gelişimini ve nispeten sağlıklı bir insan olduğumu düşünürsek, insan hayatının önümüzdeki 50 yıllık dönemde ciddi biçimde uzayacağını da project ederek kendime 100 yıl gibi sağlam bir ömür biçtim. Böylece, ilk çeyreği tamamlamış oluyorum sanırım.

Yüzlerce insandan bir tanesi bile olmasaydı, her şey farklı olabilirdi. Thanks to everyone involved. Sıradaki bölüm: adını bilmediğim the next chapter.