HDR

Güzel bir günbatımı. Tam çekip Instagram’a koymalık. Cebinizden telefonunuzu çıkarıyorsunuz, kamerayı açıyorsunuz, özenle kompozisyonu ayarlıyorsunuz, fotoğrafı çekiyorsunuz, ve bu oluyor:

IMG_1173.JPG

Bir kez daha deniyorsunuz, birazcık tecrübeliyseniz başka bir yere göre enstantaneyi ayarlamaya çalışıyorsunuz, ve bu oluyor:

Bir türlü o istediğiniz gerçek renkleri ve parlaklığı, gözününüz gördüğü haliyle yakalayamıyorsunuz. Ne yaparsanız yapın, ne kadar denerseniz deneyin. Olmuyor.

Olamaz da. Çok doğal. Ortada fiziksel bir engel söz konusu. İşte burada, istediğimiz sonucu elde etmek için kullanılabilecek bir teknik var: HDR.

High Dynamic Range‘in (Türkçe’ye çevirirsek: Yüksek Dinamik Aralık) kısaltması olan HDR’ın temeli, fotoğraftaki dinamik aralığı artırmak üzerinedir. Tabii ki burada neredeyse herkesin soracağı ilk soru “peki dinamik aralık ne demek?” olacağı için hemen açıklayayım. İster insan gözü, ister dijital kamera/telefon kamerası sensörü olsun, bu gözün ya da sensörün bir defada görebileceği belli bir aydınlık/parlaklık aralığı vardır. Şu örneği düşünün: nispeten karanlık bir yerdesiniz etrafı az çok görebiliyorsunuz. Biri bir fener yakıp gözünüze tuttuğunda bir anda fenerin ışığı dışında hiçbir şey göremez olursunuz, geri kalan her şey siyah olur. Gözünüzün algılayabileceği bir parlaklık aralığı vardır. Bu aralık değişkendir (değişken olduğunun en iyi örneği de, güneşli bir günde bir anda karanlık bir odaya girdiğinizde gözünüz adapte olana kadar hiçbir şey görememenizdir) ancak sınırlıdır. Gözünüzün o anda algılayabileceği aralıktan daha karanlık hiçbir şeyi seçemezsiniz, simsiyahtır, daha parlak her şey de bembeyaz gelir. Ancak insan gözünün dynamic range‘i dijital kameralardan daha fazla olmamasına rağmen sürekli farklı parlaklıktaki fotoğrafları beyne gönderir, beyin de kameranın görebildiğinin ötesinde bir sahne oluşturur. Kısacası, gözümüz ve beynimizin mükemmel uyumu sayesinde, günbatımı gibi, aydınlık ve karanlık arasında yüksek kontrast olan yerlerde etrafı bir kameradan çok daha iyi görürüz. Her ne kadar biz böyle görsek de, gözümüzün de, kameranın da, bir defada kaydedebileceği en karanlık nokta ve en parlak nokta arasındaki fark sabittir, fotoğraf çekerken bu aralığı kaydırsak da en parlak/en karanlık nokta arasındaki farkın oranını geçmemiz fiziksel anlamda imkansızdır.

Peki, kamera ile de insan gözü ve beyninin yaptığına benzer bir şeyler yapamaz mıyız? Örneğin aynı yerde üst üste bir karanlık bir de aydınlık fotoğraf çekip bunları birleştirsek? Örneğin yukarıdaki fazla aydınlık olan fotoğrafta, aşağıda dağlar ve deniz görünüyor, o fotoğraftan onu alsak. Aynı yerde çekilen diğer fotoğraftan da, parlak olanda tamamen kaybolmuş olan gökyüzünü ve bulutları alıp birleştirsek güzel olmaz mıydı? HDR tekniğinde yapılan tam anlamıyla budur. Kamera, aynı sahneyi farklı enstantene değerlerinde çeker, ve sonra yazılım yardımıyla bu fotoğraflar birleştirilir. Bu şekilde yine aynı fotoğrafı çekmiş olursunuz ancak kameranızın sınırlı dynamic range‘inin bir defada alabileceğinden daha fazlasını yakalamış olursunuz. Şart olmamakla beraber, HDR’da genelde -2EV/0EV/+2EV enstantaneyle (bunlar teknik terimler, aşağıda ne olduğunu daha basit haliyle göstereceğim) üç fotoğraf çekilir. 0EV’yi normal, tek fotoğraf çekecek olsaydık çekeceğimiz enstantene değeri kabul edersek, -2EV, bu fotoğraftan dört kat daha hızlı bir enstantanede çekilmiş bir fotoğraf anlamına gelir. Başka bir deyişle, Orijinal fotoğrafta enstantane saniyenin 500’de biri gibi bir süre açık kalacaksa, -2EV’lik fotoğrafta saniyenin 2000’de biri kadar süre açık kalır. Aynı şekilde, bir de orijinale göre +2EV’lik bir fotoğraf çektiğimizde, saniyenin 125’te biri gibi bir süre enstantane açık kalır ve dört kat daha parlak bir fotoğraf elde ederiz. Örneğin, geçen gün Taksim’deki Sent Antuan Kilisesi’nde yaptığım bir çekimde HDR tekniği kullandım. Kameramla üç farklı fotoğraf çektim:

Screen Shot 2015-12-27 at 13.12.05 Screen Shot 2015-12-27 at 13.12.09 Screen Shot 2015-12-27 at 13.12.14

Daha sonra da yazılım ile bu fotoğrafları birleştirdim. Karanlık fotoğraflarda ışıklı yerler, aydınlığa doğru gittikçe de kilisenin mimarisi daha ayrıntılı çıktı. Bu üç fotoğrafı birleştirdiğimizde HDR görüntü elde ederiz ancak çoğu kişinin bildiğinin aksine, en son gördüğümüz o HDR fotoğraflar aslında gerçekten HDR değildir, çünkü gerçek bir HDR resmi tüm kontrast aralığıyla gösterebilecek bir monitör şu an ben dahil muhtemelen tanıdığınız kimsede yok. Bu yüzden tone mapping denilen bir teknikle, HDR fotoğraf, fotoğrafın ana kontrastına dokunmayıp bölgesel kontrastı ortaya çıkaran bir algoritmayla o ekranda gördüğümüz drama effect dediğimiz halini alıyor. Yukarıdaki fotoğrafımı HDR’a çevirip tonemapping uyguladıktan sonraki hali ise burada:

Peki nasıl? “Ben de yapmak istiyorum!” cümlesini kuruyorsanız, öncelikle belirteyim, bir DSLR (ya da mirrorless) kameraya sahip olmanızda fayda var. Cep telefonuyla çekilen fotoğrafların kalitesi genelde başarılı bir HDR fotoğraf yaratmaya uygun değil. Her ne kadar cep telefonlarında HDR özelliği gerek telefonun kendi kamerasında, gerek başka app‘ler aracılığıyla sağlanabilse de, hayatımda bir kez bile cep telefonuyla başarılı bir HDR ortaya çıktığını görmedim. Kendim de çok uğraştım, bir sürü farklı app denedim. Normalde DSLR’ımla çeksem mükemmel HDR çıkacağını bildiğim yerlerde denedim. Olmuyor. Kameranız olduğunu kabul edersek, kameranızın ayarlarında exposure bracketing diye bir seçenek var (her markada, hatta bazen aynı markada farklı modellerde bile farklı, bu yüzden sizin kameranızda nerede olduğunu bana sormayın :)). Bunu açıp, -2EV, 0EV ve +2EV değerlerinde üç fotoğraf çekecek biçimde ayarlıyorsunuz (bazı kameralarda -/+3’e de çıkıyor, ama o kadarına pek gerek görmedim hiç, muhtemelen ya ilk fotoğraf çok karanlık ya da son fotoğraf aşırı aydınlık ve blurry çıkar). Hızlı çekim moduna (burst mode) alıyorsunuz (bastığınızda çat çat çat diye hemen üç fotoğraf çekecek biçimde, bunun da her kamerada yeri farklıdır). RAW çektiğinizden emin olup, fotoğrafınızı, shutter‘a basılı tutarak çekiyorsunuz. Her şeyi doğru yaptıysanız kameranız üç fotoğraf çekiyor, biri karanlık, biri normal, biri aydınlık. Kameradaki işiniz bu kadar. Fotoğrafları bilgisayarınıza aktarıyorsunuz.

HDR fotoğrafları bilgisayarda işlemenin çeşitli yolları var. Çoğu yöntemi denedikten ve yazılımların yıllar içinde yeni çıkan özelliklerini inceledikten sonra karar verdim ki Photoshop yeterli. Photoshop’ın son versiyonlarındaki Merge to HDR Pro özelliği ile fotoğrafları istediğiniz gibi HDR’a birleştirip, tone mapping yapabiliyorsunuz. Photoshop’ta aşağıdaki yere tıklayıp, çektiğiniz fotoğrafları seçmeniz yeterli:

Fotoğrafları da seçtikten sonraki kısımda ayarları yapıyorsunuz. Bu yazının konusu “Photoshop’ta nasıl HDR yapılır?” olmadığından buna değinmeyeceğim. Deneme yanılma ile gitmenizi, ve HDR efektini aşırı abartmamanızı tavsiye ederim. Geri kalanı tamamen göz zevkinize kalmış. Sanatın hiçbir dalında “mutlak doğru” diye bir şeyin söz konusu olmadığını düşünüyorum. Photoshop’ı tavsiye etmekle beraber, eskiden Photomatix gibi bir program kullanıyordum, ancak o zamanlar Photoshop’ın bu özelliği gelişmemişti hatta yoktu. Yine de onun ayarlarını ve ortaya çıkardığı sonucu daha çok beğenebilirsiniz, birazcık zevk meselesi, bu yüzden isterseniz HDR için Photomatix’i de inceleyebilirsiniz.

Son olarak, HDR ne zaman kullanılmalıdır? Bunun da %100 kesin bir doğru cevabı olmamakla beraber, kişisel düşüncem HDR’in en iyi bulutlu havalarda ve yüksek kontrasta sahip sahnelerde güzel sonuç verdiği yönünde. Örneğin 2010 yılında çektiğim bu sahnede ışıklandırma yüksek kontrast yaratıyordu, HDR ile bilgisayar oyunu gibi (ki aslında bizim gördüğümüze daha yakın, ancak fotoğraflarda alışık olmadığımız için tuhaf geliyor) bir hava yarattım (ki zaten bu yüzden çekmiştim):

Burada da üniversite yıllarımda bir akşam gökyüzü ile etraftaki aydınlık farkını HDR ile kapamıştım:

Genelde şehir manzaralarında, geniş açılı binalarda HDR iyi gidiyor, ve insan ve nesne çekerken pek güzel olmuyor, tabii her zamanki gibi, istisnalar hariç. Hareketli hedeflerde HDR denemeyin bile, üst üste birden fazla fotoğraf olacağından maalesef yalnızca ghosting denilen, yarısı çıkmış/hayalet nesnelerle karşılaşırsınız. Sonuç olarak o değişik fotoğrafların aslında tek bir fotoğraf olmadığını, aynı karenin farklı enstantanede üst üste çekilmiş hali olduğunu artık biliyorsunuz. Doğru kullanıldığında çok başarılı ve göze hitap eden bu tekniği yakın zamanda başarılı bir şekilde telefonlarımızda da kullanabiliyor olacağız. Ama o zamana kadar, haydi kameranızı kapın HDR çekmeye çıkın 🙂

Bitcoin

Son bir kaç yılda adını orada ya da burada illa ki duymuşsunuzdur. Yasadışı kumar sitelerinden, uluslararası uyuşturucu ticaretine, kiralık katil tutmak gibi pis işlerden tutun, İnternet üzerinden insanlara ya da kurumlara bağış yapmaya yarayan, ancak ne olduğunu bir türlü anlayamadığınız o tuhaf şey.

Karşınızda, İnternet’in para birimi:

Bitcoin.

Peki nedir bu Bitcoin? En basit haliyle söylemek gerekirse İnternet üzerinden anonim para transferi yapmaya yarayan bir sistemdir. Anonim olması ve anında herkesin kullanabilmesi nedeniyle, normalde bürokratik ve yasal engeller olan para transferlerinin yapılmasında kullanılır. Ancak bitcoin, fiziksel olarak elle tutulur, somut bir obje değildir. Getirebileceğiniz en somut hal, bir kağıt veya obje üzerine 50-60 harfli bir kriptografik kod yazmaktır ya da bitcoin basmaktır. Bunun nedenini anlayabilmek için Bitcoin’in nasıl çalıştığını biraz daha detaylı anlamak gerekir. Söz veriyorum, çok ayrıntıya girmeden en basit haliyle anlatacağım 😊

İnternet’teki normal para transferlerinin aksine, Bitcoin belli bir bankaya ya da bankalar ağına bağlı değildir. Bütün sistem, Bitcoin yazılımı yüklü, İnternet üzerindeki milyonlarca bilgisayarın, aynı kurallara uymasına dayanır. Bu da Bitcoin yazılımı ile gerçekleşir. Merkezi bir sistem yoktur, tüm ağın, tüm Bitcoin alışverişlerini herkese açık bir biçimde okuyup işlemesine dayanır. Her dakika yüzlerce bitcoin alışverişi olduğunu düşününce (şu anda dünya üzerinde, teknik bir nedenden dolayı, Bitcoin kullanarak saniyede toplam 7 adet alışveriş yapılabiliyor, ancak yakında bu limit değişecek) akla ilk gelen soru, bu sistemin zamanla aşırı büyüyüp bir yerden sonra kontrolden çıkacağıdır, ancak belirli noktalarda, sistemdeki o noktaya kadarki bütün alışverişlerin hash‘i alınır (bunu, bütün veriyi işleyip, sadece geçerliliğini denetlemeye yarayacak kısa bir kod çıkarmaya benzetebiliriz) ve ağa bağlı bilgisayarlar o noktadan önceki milyonlarca işlemi hesaplamak zorunda kalmaz. Belirli bir banka, yönetici, hiyerarşik düzen yoktur, bir sürü node, birbirine bağlıdır.

Peki Bitcoin göndermek ne demek? Yalnızca sizde bulunan (ya da sonuna kadar güvendiğiniz bir İnternet sitesinde, ki bunun çok iyi bir fikir olduğu söylenemez) özel bir private key ile (bu, az önce bahsettiğim 50-60 karakterlik ve gizli tutulması gereken koddur), bu key’in eşi olan public key ile üretilmiş, herkes tarafından görünür bir adres üretilir. Size Bitcoin göndermesini istediğiniz kişi ya da kuruma bu adresi verirsiniz. Daha sonra Bitcoin gönderecek olan, özel bir formatta bir transaction oluşturur. Kendi private key‘i ile bu transaction’ı imzalar (imzalama işlemini, bu transferin gerçekten kendinden olduğunun matematiksel kanıtı olarak düşünebilirsiniz) ve tüm ağa yayınlar. Ağdaki diğer bilgisayarlar, gönderenin public key’ini kullanarak bu imzanın geçerliliğini matematiksel olarak doğrular, ve ağdaki bir kaç bağımsız farklı bilgisayar tarafından doğrulanırsa, bu işlem geçerli kabul edilir ve gönderilen miktar (bu arada, Bitcoin bölünebilir, yani 0.001 Bitcoin gibi bir miktar da gönderebilirsiniz) artık alıcının private key’i ile harcanalabilir hale gelir.

Eğer bilgisayar mühendisi ya da kriptolojiyle ilgilenen bir matematikçi değilseniz, kafanızın karışmış olmasından daha dolay bir şey olamaz, bu yüzden olayı bir de günlük hayattan ufak bir örnekle açıklayayım:

  • Örneğin Can, Buket’e 1 BTC (BTC, bitcoin’in kısaltmasıdır) göndermek istiyor.
  • Buket’ten bitcoin adresini istiyor, bunu IBAN numarası gibi düşünebilirsiniz, Buket, Can’a, örneğin ABC123XYZ kodlu adrese gerekli miktar parayı gönderebileceğini söylüyor.
  • Can, ‘ABC123XYZ adresine yalnız 1 (bir) bitcoin gönderiyorum’ yazan bir belge hazırlıyor, ve bu belgeyi yalnızca kendisinde bulunan özel mürekkebe sahip, hiç bir şekilde taklit edilemez bir kalem ile imzalıyor.
  • Can, bu belgenin bir sürü kopyasını (imza bozulmayacak şekilde, tabii ki) çevredeki diğer herkese dağıtıyor.
  • Aynı gerçek hayattaki gibi, herkes sahte bir belge yazıp imzalayabilir. Bu yüzden çevredekiler, belgenin altındaki imzanın, Can’ın o özel, yalnızca kendisinde olan kalemiyle mi atılmış olduğuna bakıyorlar (bu, matematiksel olan karışık kısma denk geliyor). Oy çoğunluğuyla bunun doğruluğuna karar veriyorlar.
  • Artık az önceki 1 BTC, yalnızca ABC123XYZ adresini yazan başka bir özel kaleme sahip kişi tarafından kullanılabilir hale geliyor.

Tabii ki kimse hiçbir şeyi hayrına yapmaz. Diğer bilgisayarlar bu imzanın geçerliliğini kontrol ederken, karşılığında ödüller alabiliyorlar. İster işlemin yanında cüzzi bir miktar olsun (etraftaki diğer çalışanlara ufak bir bahşiş gibi düşünebilirsiniz), ister de Bitcoin sisteminin doğası gereği sürekli yeni Bitcoin yaratması olsun (Merkez Bankası’nın düzenli biçimde ancak gittikçe azalan miktarda yeni para basması olarak düşünebilirsiniz) yeni Bitcoin elde edebiliyorlar. Bu da ağdaki diğer bilgisayarlara, Bitcoin yazılımı ile işlemi onaylamaları karşılığında ufak bir ödül vererek bunun yapılmasını sağlıyor.

Bitcoin, sürekli devam eden bitcoin mining ve geçerli bir blockchain ve bir sürü hash‘in sisteme eklenip onaylanması üzerine kurulu. Kimliği en başından beri gizli, Satoshi Nakamoto kod adıyla bilinen bir kişi ya da grup tarafından kurulan bu sistem, merkezi bir otoriteye sahip olmayıp, kriptolojiye ve ağdaki milyonlarca bilgisayarın aynı yazılımı kullanarak birbirine güvenmesine dayanıyor. Yani sizin, Bitcoin yazılımının kodunu değiştirip tamamen sizi zengin edecek yeni bir yazılım yapmanıza engel hiçbir şey yok. Ancak, bu yazılımı Bitcoin ağındaki milyonlarca bilgisayarın %50’sinden fazlasına yükletmediğiniz sürece, yaptığınız transferlerin hiçbir geçerliliği olmaz, bu yüzden sistem güvenli kabul ediliyor. İstediğiniz yerden istediğiniz şekilde yeni bir adres oluşturup ağa bağlanmanız yetiyor ve bu da sizi sistem üzerinde anonim yapıyor (dikkat edilmesi gereken çok önemli noktalar var tabii ki, ancak onları burada yazarsam bu yazı fazla uzar bu yüzden o konuya girmeyeceğim).

Teknolojinin ve insan yaratıcılığının mükemmel bir eseri olan Bitcoin, anladıkça, insana daha da vay be dedirten bir sistem. Ancak tabii ki, bu da insan eseri ve yeterince bilgi ile tamamı anlaşılabilir bir sistem. Ve sizi bazı anlaşılamayacak şeylerle başbaşa bırakıyorum.

Çocuk Kal

Genç görünüyorum. Şu anda 26 yaşımdayım. Sakallarımla 22-23 yaşında gibi, sakallarımı kesince 20-21 yaşında gibi görünen biriyim. Bunun bana uzun vadedeki getireceği şansı ve büyük görünme kompleksine sahip olmadığım gerçeğini bir kenara koyarsak, asıl gençliğin dış görünüşten bağımsız olduğunu belirtmem gerekir. Çocuk kalmak.

Çocukken, hiç bir sorumluluk yokken, daha biz hiçbir şeyi bilmezken her şey ne kadar güzeldi, basitti, ve, yoktu. Biz vardık, kendimiz. Bizi besleyen ailemiz, bizi eğlendiren oyuncaklarımız, bizi uyuşturan çizgi filmlerimiz, biraz daha büyüdüğümüzde ise, bizim gibi olan arkadaşlarımız. Hep biz, hem kendimiz. Dünyanın merkezinde biz vardık ve her şey bizim etrafımızda dönüyordu. Ağladığımızda, sızladığımızda, şımarıklıkla istediğimizi elde ediyorduk. En doğal, hiç bozulmamış halimizde bu vardı.

Sonra toplum normlarını öğrendik. Neyin ayıp, neyin kabul edilebilir (ya da edilemez), neyin doğru olduğunu öğrendik. Bize söylenen toplum normlarına uymaya, diğerlerinin bizi görmek istediği gibi görünmeye başladık. Sosyal bir varlık olarak toplum içinde bir statü kazanma yarışına girmeye başladık. Baktık bir yerlere gelmek için hile yapmak gerekiyor, hile yaptık: iki yüzlü olduk, yalan söyledik, ihanet ettik, insanları manipüle ettik. Kendimizi, başkalarını ezerek yükselttik, çünkü böylesi hep daha kolaydı, sinsiceydi. Göreceliliği çok yanlış anladık sanırım.

Bozulduk.

Kendimiz için başkaları için yaşamaya başladık. Bir kere bu düzen döngüsüne girince çıkamadık. Arkamıza bile bakmayıp sistemin bir parçası olduk. İçimizdeki çocuğu, kendi benliğimizi öldürdük. Katiliz biz.

Ya da öldürdüğümüzü sandık. Bizi biz yapan, bize hayat veren en temeldeki şeyi, bizi besleyeni öldüremeyiz ki. Derinlere gömeriz, göz yumarız, yok sayarız. Ama o oradadır, aylar ve yıllar da geçse orada bizi bekler öylece. İstesek de öldüremeyiz. Belki de ona dönmeliyiz. Onu anlamalıyız artık. Belki de tekrar dünya bizim etrafımızda dönmeli. Yine şımarık olmalıyız. Ama şımarıklık kötü bir şey, değil mi? En azından bize böyle söylendi, değil mi? Neden yanlış olsun ki bize söylenenler, sonuçta?

Kime göre neye göre? Bana göre değil. Şımarıklık kötü bir şey değil ki! Yanlış anlaşılmasın, başkalarını ezip küçük gören insanların şımarlıklığından bahsetmiyorum. Kendine sınır koymamaktan, her şeyi istemekten bahsediyorum. Bunda kötü bir şey yok ki, hayatın temeli zaten yaşamak, neden kendini engelleyesin ki! İşte, toplumsal en büyük sorunlardan biri, insanların kendilerine söyleneni sorgulamadan kabul etmeleri. Örneğin:

Şımarıklık kötüdür (kime göre neye göre), ıslak saçla soğukta çıkma hasta olursun (26 yıldır bir kez bile bu nedenden hasta olmadım), sevmeden seks ahlaksızlıktır (ahlaksızlık falan değil, sadece sıkıcı, snowboard’u tercih ederim), bir şeyi kazanmak istiyorsan çok çalışmalısın (büyük ikramiye kazanan piyango biletini alırken de mi?), yukarıda Allah var (güney yarımküre için de geçerli mi? her nerdeyse Afrika’ya da bir el atabilir mi bir ara?), aman sokaktaki hayvana dokunma pistir/ısırır (sokakta önüme gelen kedi/köpeği seven biri olarak çoktan ölmüş olmam gerekiyor), her Türk asker doğar (bkz. bedelli), alkol kötüdür (içmeyi öğrenemediysen, olabilir evet), uyuşturucu kötüdür ve yasadışıdır (ama sigarada, her gün yediğimiz bir sürü gıda maddesindeki kimyasallarda, denetimi doğru düzgün yapılmayan trafikteki milyonlarca aracın egzozunda, sağlıklı olmak için fahiş fiyatlar ödememizde sıkıntı yok), istediğin birden fazla şeye sahip olamazsın seç birini (neden?).

Çocukken, beynimiz bütün bu saçmalıklarla kirlenmeden önce her şey çok daha güzeldi. Kendi dünyamızı yönetiyorduk resmen. Kimse bize karşı koyamıyordu. Arada bir ağlardık evet, ama ağlamak güzeldir, deşarj olursun, hem bak onu da unuttuk büyüyünce.

We don’t stop playing because we grow old; we grow old because we stop playing.

George Bernard Shaw

Bunlardan kurtulmak elimizde. Belki bir anda, bir günde değil, ama çok da uzun sayılmayacak bir zaman içinde her şeyi yeniden değiştirebiliriz. Olgunlaş, sorumluluk sahibi ol. Bunlar çocuk kalmanın karşıtı değil ki. Çoğu kişi bunu anlamakta zorlanıyor. Takım elbiseni yine giy, toplantılarını yine yap, yine anne/baba olup çocuk büyüt. Sadece o takım elbiseyi çıkarmasını da bil. İstediğin sorumlulukların hepsini al, istemediklerini alma. Gömdüğün hayallerini çıkar. Koş, eğlen, zıpla, saçmalıklar yap, sarhoş ol, tehlikeli şeyler yap, kendini ve çevreni şımart, içinden geleni yap, bir yerlerden atla, bir yerlerini kır. Ne fark eder? Şimdi değilse ne zaman?

Çocuk kal. Seni sen yapan hayallerinden asla, ne pahasına olursa olsun,

Vazgeçme.

En Karanlık Gece

Mutlusun. Olmak istediğin insansın. Herşey, sonunda mükemmel tanımına ulaşmış halde. O hep istediğin şeye sahipsin. Uzun süredir hissedemediğin o mutluluğu, ihtiyacın olan belki de tek şeyi damarlarında hissediyorsun. “Sonunda” diyorsun. Her şey çok güzel, fazla güzel. Gerçek olamayacak kadar güzel…

Rüyada olduğunu fark ediyorsun, uyanmak istemesen de, korkunç bir düşme hissiyle fiziksel dünyaya geri çekiliyorsun. Ve döngü devam ediyor.

Bir sürü yerden gelen bir sürü düşünce. Geceleri uyuyamamalar. Flashback’ler. Gelecek kaygısı. Depresyon. Yarın ne olacak?‘lar. Korku, endişe, panik, ve köşeye sıkıştığın anda merkezi sinir sisteminin son çaresi. Engel olamadığın, seni impulsive yapmaya çalışan tüm düşünceler kasırgası, bir anda susuyor. Derin, anlatılamayacak bir sessizliğe kendini bırakıyor. Kötü bir sessizlik değil bu. Sanki her şey, bir anda olduğu yerde duruyor, havada, yavaş çekimde, audio jack‘i çekilmiş halde düşüncelerimizi takip ediyor. Belki de Inception‘dayız ve lucid dreaming yapıyoruz. Ancak uyanık olduğunu hissediyorsun, uyanıksın gerçekten. Rüyanın mistik, “yolunda gitmeyen, yanlış bir şeyler var” havası yok bu defa. Tuhaf bir huzur var. Gecenin sessizliği.

Sonra yukarıdan kendine bakıyorsun. Kasırganın tam gözündesin. Herşey, hayal edebileceğin her düşünce, kişi, olay ve anı etrafında dönüyor. Tuhaf bir şekilde her şeyi kontrol edebiliyorsun.  Üst boyuttasın (evet Nolan hastasıyım). Enerjiyi odaklayabiliyorsun. Tarihe bakıyorsun. En karanlık, en uzun gece. 21 Aralık. Dibe vurmuşsun. Ancak son dönemde çok değişik bir ders almışsın: en kötü olaylardan bile ders alıp, güzel bir şey çıkarmayı öğrenmişsin.

Yeni bir bakış açısı kazanıyorsun: bugün en karanlık ve en uzun gece, evet. Bunu kabulleniyorsun. Ve sonra ileri bakıyorsun. Bugünden itibaren her gün, az da olsa emin adımlarla, bir öncekinden daha uzun, daha az karanlık olacak. Değişimi hissediyorsun. Kasırganın gözünde sonsuza kadar kalamazsın, tekrar içine atlayacaksın ve her şeyi oluruna bırakacaksın. Yine o hiper-düşünceler tüm günlük hayatını ele geçirecek. Ama bırak geçirsin. Engel olmaya çalışma. Bırak herşey havada uçsun. En son herşeyin havada uçmasına izin verdiğin günü hatırla. Sizi bilmem ama benim için yıllar önceydi, ve o zamanlar için hayatımın en güzel şeyini vermişti bana. Asla engel olma. Doğanın, kendi içindeki doğanın gücüne asla karşı koyamazsın. Koymamalısın da. Koyman için yapılmamış ki!

Karşı koymadıkça herşey daha mantıklı oluyor. Her gün bir öncekinden daha güzel oluyor. Bugün 21 Aralık, en uzun, en karanlık gece. Bugünden itibaren her gece daha az karanlık olacak.

Sen Busun İşte

Hayat gerçekten tuhaf.

Asıl tuhaf olan ise, yukarıdaki cümleyi ne zaman söylesem daha da tuhaf oluyor. Pozitif geribesleme döngüsü gibi. Peki neyiz biz? Tüm insanlar olarak neyiz? Sevgili okuyucu, bu soruyu kendine sormalısın belki de: nesin sen?

“İnsan” diye cevap vermek basite kaçmak olur. Haydi somut objelerle değil, sıfatlarla kendini tanımla bu defa. Mutlu? Sevimli? Eğlenceli? Heyecanlı? Hiperaktif? Cesur? Sorumlu? Sorunlu? Korkak? Alıngan? Depresif? Bu liste böyle uzar gider. İnsanın kendine tanım koyması, kendini anlaması hep zor olmuştur. Haklıyızdır da aslında, hiçbir zaman tam olarak %100 tek bir sıfat olamayız. Biz; iyi, kötü, doğru, yanlış olsun, her şeyin belirli oranlarda karışımıyız.

Her ne kadar herkesin farklı özellikleri ve yanları olsa da, insanları temelden etkileyen ve değiştiren özelliklere sahibiz, ve bu özellikler genelde öyle ya da böyledir. Bize çocukluğumuzdan beri söylenenlerin kölesiyizdir, sorgulamayız, yargılamayız, çoğu şeyi kabul ederiz. En büyük hata da zaten buradan başlar. Bize çocukluğumuzdan beri “doğru” öğretilmiştir, bunun peşinden gideriz. Bilincimiz farkına bile varmadan, çocuklukta en derinlerimize kazınan temelin üzerine bir hayat kurarız. Peki ya her şey temelinde yanlışsa?

Peki; başa dönelim: nesin sen?

Hayatı sorguluyorsun, ancak bir sonuca varamıyorsun. Herkesin, tarih boyunca, farklı bir sonuca vardığını görüyorsun ve bu sana bir şey ifade etmiyor. O anda kendine en yakın gördüğün sonucu seçip onu doğru olarak kabul ediyor, körü körüne savunuyorsun. Savunduğun düşüncenle örtüşen bu fikir aslında çocuk yaşta ailenden, evinden, çevrendekilerden, belki de daha bir kaç günlükken etkilendiğin, ve her şeyin en temeline yazılan bir olaydan etkilendiğinden dolayı sana mantıklı geliyor.

Zaman geçiyor, herkes değişiyor, sen de değişiyorsun. Dışarıdan değişsen de özünde aynısın aslında. En temelindekini değiştiremiyorsun, çünkü o kadar derindeki en ufak bir değişiklik yukarı, kelebek etkisi gibi çok daha sarsıcı bir etki yaratabiliyor. Hayatındaki her şey basit bir düzene oturduğunda onu bozmak istemiyorsun, korkuyorsun. Basit hayatın monotonluğu çekici geliyor, her şey geçiyor, ve bunu fark etmen zaman alıyor. Fark ettiğinde ise gücün kalmamış oluyor.

Değiştin. Büyüdün sen. Gördün, öğrendin. Artık ne istediğini biliyorsun. Büyümek değil, çocuk kalabilmek istiyorsun. Zengin olmak değil, parayı sevdiklerine harcamak istiyorsun. Aptal oyunları değil, gerçek ilişkileri istiyorsun. Basit, yüzeysel hayattan sıkılıyorsun, cinsel anlamdaki abazalık dönemini geride bırakıp yeterince şey yaşadıktan sonra, geçici, fiziksel ilişkiler senin için hiçbir şey ifade etmiyor. Sonra hayatına giren insanların hatalarının cezasını çekiyorsun. En güvenmen gereken insanlara bile güvenememeye başlıyorsun. Yalnızlığı tadıyorsun.

Sadece hayatı, birlikte yaşamaya değecek biriyle yaşamak istiyorsun.

Gerçek güzelliğin, karmaşıklıkta değil, bütün karmaşıklığı geçtikten sonraki basitlikte, sadelikte, gerçeklikte olduğunu anlıyorsun. Onu aramaya koyuluyorsun. İş, para, arkadaşlar, aile gibi normalde önemli olan kavramlar çok bir şey ifade etmemeye başlıyor. İçinde, seni sen yapana gitmek istiyorsun. Spiritüel oluyorsun, inançlarını sorguluyorsun. Ruhunun yaşlandığını hissediyorsun. Yaşından bağımsız olarak çocuk kalmak istiyorsun. Çünkü en derindeki istediklerin, seni gerçekten en saf şekilde mutlu eden, o adını koyamadığın şeyin, en derinde, çocukluğunda olduğunu biliyorsun. Eğer o çocuğun iplerini bırakırsan, ölmesine izin verirsen, belki de bir daha asla seni mutlu edeni bulamayacağını biliyorsun. Hayatın anahtarı orada gizli, ve işte onu bulmak için, şimdi herşeyi bırakıyorsun.

Derin bir nefes alıyorsun, Gökyüzüne bakıyorsun. Yıldızlara, çok uzaklara bakıyorsun. Her şeyin başladığı yere gidiyorsun. Anlamaya çalışıyorsun. Hep istediğin de bu değil miydi zaten? Ama olmuyor. Hep bir noktada, o “neden?” sorusunda tıkanıyorsun. Sabaha kadar düşünüyorsun. Günün ışıkları bir kez daha yıldızları bir süreliğini senden alıyor. Uyuyorsun, uyanıyorsun. Bu döngü devam ediyor.

Şehirdesin tekrar, eninde sonunda normal hayatına dönmen gerekiyor. Otobüslerin, metroların, sönmek bilmeyen şehir ışıklarının, uyarmak için tasarlanmış reklamların, işin arasında bir kez daha kendini kaybediyorsun. Tipine bakıyorsun aynada, iyisin bayağı. Karizmatiksin. DNA’nın %86’sı o konuşmayı bile beceremeyen şempanzeyle aynıyken havan kime acaba? Biraz cebine para girdi, seni o paraya muhtaç edenlere harcayabilmen için, çok sevindin. Bir kaç yüz metre ötedeki mahalledeki çocuk, ailesinin parası olmadığı için hastalıktan ölürken neyine seviniyorsun? Güzel bir hayatın var, sevmediğin şeylerden uzak kalabiliyorsun. En sonunda, hepimizin, ama hepimizin, istisnasız gideceği yer aynı değil mi? Neyine güveniyorsun? Günlük hayatın koşuşturması içinde, oradan uyarılırken, buradan sarhoş olurken, sürekli bir şeylerle boş zamanını doldurduğunu, anlamlı bir şey yaptığını sanarken, hiç ölmeyeceğini sanıyorsun, her şey sonsuza kadar devam edecek sanıyorsun.

Sonra yatağına yatıyorsun. Günün yorgunluğu arasında uykuya dalarken bir şeyler seni dürtüyor, bir şeylerin çok temelden değişmesi gerektiğini hissediyorsun. Yapayalnız kaldığında, seni ölümsüz hissettirecek, zamanı durdurabilen biri de yoksa hatırlıyorsun ne olduğunu. Anlıyorsun saçmalığı. Derinlere dalıyorsun, yine uyuyorsun. Sabah alarm çalıyor. Bu döngü devam ediyor.

Birileri hayatından çıkıyor, hayatın değişiyor. Aynı anda birileri hayatına giriyor, yine hayatın değişiyor. Kalıcı olarak. İşin gücün yokmuş gibi bütün tesadüfleri sorguluyorsun. Tüm probabilistik modelleri kafanda hesaplıyorsun, istatistiksel olarak bütün yaşadıklarının olma ihtimalini hesaplıyorsun. Tesadüf olmak için fazla imkansızlar. Ama gerçek bu. Kaderi, uzay/zamanın gizemini sorguluyorsun tekrar. Acaba başka birileri var mıdır orada? Bir şey oluyor, hayatın değişiyor. Bir şey daha oluyor, yine değişiyor. Hayat ne ki sonuçta? Sen kimsin ki? Ya da daha doğru sormak gerekirse: kim olduğunun, gerçekten önemi var mı şu koca evrende? Tüm dünya olarak bağırsak da sesimizi kim duyar ki? Belki birileri duyar. Ama biz hep beraber ütopya kurabilecekken, bilim ve sevgi ile bu dünyayı daha yaşanılabilir hale getirmek yerine, petrol için birbirimizle savaşmayı daha uygun buluyoruz.

Belki bu sonsuz döngüye devam ediyorsun, belki de bir çıkış arıyorsun. Aynı tempoda yerinde saymaya devam ise sorun yok, tam gaz devam. Bir de üzerine antidepresan, sigara, alkol eklersek, arada da uyuşturucu falan yaparsan, gidersin böyle sevgili okuyucu. Monoton hayatın bir süre daha gider. En temeldeki çatlağı görmezden gelirsin. O çatlak, kırığa dönüşüp tüm hayatını bir anda yıkana kadar devam edersin sorunsuz. Eğer bir şeyleri değiştirmeyi seçenlerdensen, seni zor günler bekliyor. Çünkü yalnızlığı tadacaksın. Herkesin monotonluğu seçtiği şu şehirde değişmek zor gibi, tek başına kalıyorsun. Bağırsan da seni duyan olmuyor, çünkü dinleyen yok. Herkes kulaklığını takmış yürüyor. Tek tük birileri duysa da, konuştuğun o azınlık dilini anlamıyor. Asla çıkamayacağım diyorsun bu parmaklıkların ardından. Geleceği düşünüyorsun. Korkuyorsun. Kendini dışa vurmaya başlıyorsun. Daha önce denemediğin şeyler deniyorsun. Senin gibi kendini dışa vuran insanlarla tanışıyorsun. Geçmişteki hayatına bakıyorsun. O hayat çok boş geliyor. Gelecek istiyorsun. Belki de tek istediğin bu. Her şeyin yoluna girdiğini görebilmek istiyorsun. En azından kendin için. Bencilsin çünkü. Doğanda bu var. Evrimsel açıdan bencil olanın kazandığını görebilmek zor değil. Bencilsin, korkaksın, iyisin, sorguluyorsun, aynı zamanda kaçıyorsun. İkilemlerdesin. Sana özel değil, doğanda bu var. En temelde değiştiremeyeceğin tek şey. Beyninin tüm yazılımı bunun üzerinde çalışıyor. Belki de uzun vadede en iyisi böyle olmak. Acaba bir gün bitecek mi diye sorguluyorsun.

Soruyorsun, cevap alamıyorsun. İnsansın, her şeyi bilemezsin. Yaşıyorsun. İstiyorsun. Savaşıyorsun. Saklanıyorsun. Kaçamayacağını biliyorsun. Sonra yine bir olay oluyor, ve hayatını değiştiriyor… Ve döngü devam ediyor.

Hayat gerçekten tuhaf.

Sen busun işte.