Tüm Gücünle Bağırsan…

Burada tüm gücünle bağırsan seni kim duyar ki?

Bir çocuk. Dünyadan bile haberi yok, insanların arasında yürüyüp yolunu bulmaya çalışıyor. Zamanla büyüyor ama nereye baksa kendini küçük hissediyor. Belki de küçük, herkes gibi. Dünyevi aptal sorunlarla, yüzeysel gerçeklik(!)lerle uğraşırken kim kendine büyük diyebilir ki?

Günlük, dolu ama basit hayatını yaşıyor çocuk yine. Ama bir şeyler birikiyor. İçinden atamadığı, düşünmekten alıkoyamadığı bir şeyler. İnsanları, yaptıklarını, basitliklerini, aptallıklarını, sinsiliklerini, ikiyüzlülüklerini, ve olmayan adaleti gördükçe siniri bozuluyor. Biriktikçe, daha çok bastırıyor. Dayanamıyor artık.

Zaman geçiyor, daha da fazla bastırıyor. Kendi gücünü bile anlamıyor. Zaten artık kimseye güvenemiyor. Bazen kaldıracak hali kalmıyor, ama omzunda ağlayacak birini de bulamıyor. Bağırmak istiyor tüm gücüyle, “yeter!” diye. Bu hayatı istemiyor artık. Ne pahasına olursa olsun kurtulmak istiyor. Kendi, gerçek hayatını yaşamak istiyor.

Sevgili çocuk, tüm gücünle bağırsan seni kim duyar ki? Yardımına koşacak bir kişi bile var mı? Ya da, istese bile yardım edebilecek birileri var mı? Ya da en azından edebilecek biri varsa, onun umrunda mısın ki?

Tüm gücünle bağırsan kim dönüp bakar? Birkaç kişi duymuş bugüne kadar, onlar da sana en büyük kazıkları atanlar, en büyük haksızlıkları yapanlar değil mi zaten? Baksalar ne olur güvenemedikten sonra?

Bağırmaya devam etsen belki biri duyar diye? Belki çok şanslıysan, yine biri duyar sesini. Gelir, sana bakar. Güvenebilir misin ona, en güvendiklerin, en sevdiklerin, karşısında en dürüst oldukların bile sana en aptal bahaneleri sunup, en büyük kazıkları atıp, bir de üzerine bütün bu saçmalıklara inanmanı bekledikten sonra.

Kendine mi güveneceksin gücün kalmadığında? Bir sosyal varlık olarak başkalarına ihtiyacın olduğunu anlayamadın mı? Bağırsan biter mi içindeki savaş? Tekrar kendin olabilir misin? Yoksa yine mi güvenmemen gereken insanlara güvenip, haksızlığa uğradığını bilen, zayıf noktanı gösterdiğin ama ne olursa olsun güvendiğin insanlardan bile hayatının kazığını yersin? Yoksa yine mi her gece uyumak için kendine farklı bir bahane üretirsin? Yine mi nefes alacak gücün bile kalmaz?

Bağırsan biter mi her şey? Ay ışığında, kocaman bir vadiye, filmlerdeki kurtlar gibi bağırsan, biraz olsun daha gerçek hisseder misin? Korkar mısın bir daha asla hissedememekten? Bağırsan, ölüm sessizliğini, karanlık, bilinmeyen sonsuzluğu yenebilir misin? Yoksa gücün bitince öylece yere yığılır mısın? Bekler misin tün sahnenin bitmesini, her şeyin karanlığa gömülmesini. Döner misin eski aptal düzenli hayatına, düzen denilen saçmalığın senin senden alınan özgürlüğün olduğunu bile bile? Bakar mısın insanların gözlerinin içine, her gün yüzüne yalan söyleseler bile?

Ya da s*ktir olup gider misin buralardan, bir daha o’nu senden kimsenin alamayacağı bir yere?

Tüm gücünle bağırsan duyar mı seni birileri? Elini tutar mı, bırakmak istesen bile bırakmayacak şekilde? Öper mi, sanki hayatındaki ilk öpücüğünmüş gibi? Sana neden var olduğunu hatırlatır mı? Yaşadığını hissettirir mi? Yaşamak için ihtiyacın olan iki kelimeyi bir arada söyleyebilir mi? Seni yaşamaya cesareti olan biri çıkar mı karşına, her şeyinle?

Başka çaren mi var? Sen tüm gücünle bağırsana, belki birileri daha oradadır, seni duyar, ve karşına çıkar.

Sadece belki.

Aşk İçin ‘A’

Yazı beklediğimden çok daha uzun oldu, ancak bir o kadar da beklediğimden güzel oldu.

Her harf, beraberinde akla bir şeyler getirir. Bir anı olabilir, hatırlanmak istenmeyen bir yer ya da bir isim olabilir. Görmek istemediklerimizle boğuşurken, onları istemediğimiz için daha da fazla görürüz. Aslında böyle olmak zorunda değildir, bunu unutup gideriz. İşte her harf için daha anlamlı bir liste. En azından, neredeyse her harf için.

Aşk için A. Bu dünyadaki en güzel ve en gerçek duyguyu hissedebilmek, her zaman karşımıza çıkan bir şans değildir. Aşk, yalnızca insanlara karşı hissedilebilen bir duygu değildir. Her şeyiyle, bu dünyadaki en güzel sonsuzluk duygusudur. Gerçektir. Bir insana gerçek olduğunu, var olduğunu hissettiren şeydir. Yalnızca God is Love sözü bile her şeyi ortaya koyuyor. İyi ki varsın aşk. Bize bütünlüğü hissettiren şeysin.

Bütünlük için B. Hepimiz dağılırız, izole, terk edilmiş, yapayalnız hissederiz. İşte bunun üstesinden bağlanmak ile ve bütünlük ile geliriz. Herkes ve her şey olarak bir bütün olmasaydık, en güzel şeylerin bile anlamı kalmazdı. Bir bütünüz, ve Tanrı’yı oluşturuyoruz. Bütün olduğumuzda, izolasyondan kurtulduğumuzda, yalnız hissetmeyiz ve cesur oluruz.

Cesaret için C. Korku, bugün buraya gelmemizde çok büyük bir rol oynamasına rağmen, günümüz yaşam biçiminde insanlara yalnızca zarar veren bir duygu haline gelmiştir. Çok aptal olup çok saçma şeyler yaptığımız anları bir kenara koyarsak, korku bizi bataklığa sürükler. İçinden çıkamayız. Korkuya karşı koyup cesaretimizi topladığımızda ise her zaman bir çare buluruz.

Çare için Ç. Çaresiz kaldığımızda dibe vururuz, kendi gerçek benliğimizi anlarız ve bir şeyler değiştirmek için adım atarız. Çaresiz kaldığımızda, yapayalnızken, gerçek çareyi buluruz. Çare, kalbimizin sesidir, en derindekidir.

Derinlik için D. Gözlerini kapat, her şeyden uzaklaş şimdi. Görüntüler, sesler, düşünceler, günlük olaylar ve kafanı kurcalayanlar. Hepsi, fade out etsin, karanlığa gömülsün. Yalnız kal. Işığı kapa. Sakinleş, dur orada biraz. kendini bırak. Yavaş yavaş derine in. En derine. Ve bunu her yaptığında, her gün, o duygusal birikim ile daha derine. En derine, kalbinin sesini dinlediğin yere inersen, yaşam enerjini hissedebilirsin.

Enerji için E. Madde dediğimiz her şey enerjidir. Einstein’ın ünlü formulü e = mc² ile kanıtlanmış olan bu durum, aslında her şeye farklı bir açıdan bakmamızı sağlıyor. Başka bir deyişle, sevgili okuyucu, sen sadece enerjisin. Fiziksel anlamda katı dediğimiz madde hali bile tamamen kafamızda oluşturduğumuz ve enerjinin belirli bir yoğunlaşmasına verdiğimiz isim olarak açıklanabilir. Hayata bu açıdan bakmaya başlayınca her şey daha fantastik bir hal alıyor.

Fanteziler için F. Hayal kurmak ve bazen fantezilere kaptırmak güzeldir. Hatta bazen iyice derinlerine gidip, öyle bir mental state‘e geçeriz ki, hayattan koparız. Hepimizin bazen buna ihtiyacı vardır, beynin yorulan ve sürekli çalışan bilinçli kısmını dinlendirir, daha aşağıdaki bazı şeyleri ortaya çıkarır. Belki de en gerçek olan şey hayallerimizdir…

Gerçeklik için G. Şu günlerde, şehir hayatında gerçek kalabilmek, saf biçimde, bozulmadan yaşamak çok zor. Bir olgunun, saflığını ve temizliğini bozan her etken yontulduktan sonra ortada kalan küçük parçadır gerçek olan. Hepimizin özüdür. En temeldeki ihtiyaçlarımızdır. Gerçek olabilen insanları o kadar çok seviyorum ki, tanımasam bile boynuna sarılasım geliyor. Gerçeklik, maalesef şu günlerde artık çok az insanda kalan duygularda biridir. Gerçeklik, hissettiklerimizdir.

Hissetmek için H. Hissetmek her şeydir. Neler yaparsak yapalım, nereye gidersek gidelim, hissettiğimiz kadar varız. Hissettiğimiz kadar yaşıyoruz. Hissedemiyorsak, içimizdeki o adı koyulamayan enerjiyi var edemiyorsak, kendimizin de ne kadar var olduğunu iddia edebiliriz ki? Sonsuzluğu, aşkı, tutkuyu, umudu, en soğuk günde sıcağı hissetmektir hayat. En karanlık gecede, beklemediğin anda yüzüne yeniden vuran ışığı hissetmektir.

Işık için I. Her şeyin enerji olduğunu hatırlarsak, ışığın da var olmamızdaki etkisini inkar edemeyiz. Elektromanyetik dalga olarak tanımlayabileceğimiz ışık, evrenin olmazsa olmaz yapıtaşlarındandır. Her ne kadar her şeyi görmemizi sağlayan, ışık olsa da, ışık kendisi görünmezdir. Tıpkı bize gizlice uzanan, kimliğini gizleyerek karşılıksız iyilik yapanlar gibi.

İyilik için İ. İyilik yapmak. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, bir davranışımızın sonucunda test edilebilir biçimde kendimize fayda sağlanmayacaksa ‘bunu neden yapıyorum ki‘ diyoruz. İyilik yapmak, karşılığı için yapılan bir şeyler değildir. Bir insana, dolaylı yoldan bile olsa çıkarcı bir nedenle yapılan bir davranış değildir. Aslında iyilik, hiçbir karşılık beklemeden, sadece içimizi ısıtan o güzel duygudur, anlayıştır, jesttir.

Jest için J. Bazen hepimizin şımarırız. Bazen de şımartılmak isteriz. Beklemediğimiz anlarda, sevdiklerimiz tarafından yapılan küçük jestler hayatımıza renk katar. Çok anlamlı ya da dramatik olmaları şart değildir. Ufak, ancak bir sürü olduğunda hayatı biz fark etmeden daha güzel bir yer yapan şeydir. Hayatımıza giren bu ufak yeni renkler, bize keyif katar.

Keyif için K. Hepimiz çalışıyoruz, yoruluyoruz, düşünüyoruz. Bazen fazla düşünüyoruz. Koşuşturmalardan, oradan oraya çarpıp durmaktan, sürekli uyarılmaktan, durmayı unutuyoruz. Hep daha fazlası, daha fazlası derken, anı yaşamıyoruz. Hep bir şeyleri erteliyoruz, olduğumuz yerde duramıyoruz. Anın tadını en son ne zaman çıkardın? Saatini en son ne zaman durdurdun? En son ne zaman kendin, sadece eğlenmek için bir şeyler yaptın? Herkesin, varoluş amacını unutup sorgulamadığı, programlanmış robotlara dönüştüğü bu sistemde, birinin sistemin zayıf noktasını zorlayıp kırması, özgürlüğe açılan o kapıyı aralaması gerekiyor. Birinin bunu yapıp herkesin lideri olması gerekiyor. Belki de o kişi sensindir?

Liderlik için L. İnsanlar ne istediklerini bilmezler. Kolayca ikna olurlar, ve ellerindekiyle yetinmeyi severler. Birilerinin, onlara kendi içlerindekini, onlara ne olduklarını hatırlatması gerekir. Bazen hepimizi, birilerinin zorla kolumuzdan çekip, bazen suratımıza sağlam bir tokat atıp, bize yaşamayı hatırlatması gerekir. Bazen bizi zorla çektikleri, bize vurdukları için başta onlara kızarız. Birileri yüzümüze neredeyse küfreder. Onlara sinirleniriz, “sen kim oluyorsun da…” diye başlayan cümleler kurarız, ama bir gün haklı çıkarlar. İşte o insanlar, herkesi peşinden doğru yolda sürükleyenlerdir. O insanlar, o anda belki mutlu olmasalar bile, mutluluğun nerede olduğunu görebilenlerdir.

Mutluluk için M. Her şeyin, duygunun, kendi içimizdeki savaşın, var olmanın anlamı bu değil mi zaten? Tüm yolların çıktığı duygu. Sevginin hem nedeni, hem de sonucu. Motivasyon kaynağımız. Mutlu olmayacağımızı bilsek, ne için uğraşırdık ki? İyilik yaptığımızda bile, aslında karmanın bize mutluluk olarak döneceğini bilerek iyilik yapmıyor muyuz? Para kazanmaya çalışırken bile, o paranın bize mutluluk getireceğine inandığımız için (ya da inandığınız için diyeyim ben) çalışmıyor muyuz? Gelecekle ilgili hayaller kurarken, en kendimiz olduğumuz anda, gözlerimizi kapadığımızda, mutlu olduğumuz, yakında gerçek olacağını bildiğimiz hayaller yok mu kafamızda? Takıntılarımızdan kurtulup, en saf aşkı, sanki daha önce tatmamış gibi tekrar tattığımızda, o sonsuz mutluluğu yaşayacağımızı bildiğimiz için, tüm salaklıkları göze alıp, gururumuzu yerle bir etmiyor muyuz? Mutluluk uğruna yaşayıp, o gün‘e geldiğimizde, şöyle bir geçmişe bakmıyor muyuz? İşte o gün, tam olarak o ana, o dakikaya gelmemizde rol oynayan dönüm noktalarını birleştirmiyor muyuz? Bütün o noktalar anlam kazanmıyor mu?

Noktalar için N. Hayatımızdaki o her şeyin değiştiği, kelebek etkisi yaratan noktalar. Hani, “düşünsene, o gün orda sağdan değil de soldan gitse(!)ydim…”, dedirten olaylar. İçindeyken hiçbir şey ifade etmeyen, ancak geçmişe döndüğümüzde birleştirdiğimiz, hayatımızdaki tüm önemli olayları, kişileri, dramatik değişiklikleri özetleyen noktalar. O noktaları birleştirmek hep beni büyülemiştir. Sen. Bir baksana, sadece şu an bu yazıyı okumanı sağlayan olaylar zincirine bile. Gidebildiğin kadar geriye gitsene. Sonra da bugün bunun oluyor olma ihtimalini hesapla. Tıpkı bir oyun gibi. Kurallarını bir türlü anlayamadığımız bir oyun değil mi zaten hayat?

Oynamak için O. Oynamak, eğlenmek, oradan oraya, düşüncesizce, umarsızca sevinç içinde koşuşturup durmak. Ya da bütün işi bırakıp bir kaç saat bilgisayar oynayıp o dünyada kaybolmak. Ya da sevdiğimiz insanla, yakınlaşıp oynaşmak. Arkadaşlarla toplanıp evde board game oynamak. Hayatın koşuşturması, paranın araç yerine amaç olması, oynama isteğimizi de köreltiyor. Bizi çalışma temposunda keyiften yoksun ettiği yetmediği gibi, tüm eğlenme isteğimizi bile yutuyor. Bir dur orada. Bırak bütün o işleri. “Ama acelem var!” diyorsan sana cevabım: S*kerler. Bunu demeyi, hayatta önce kendine önem vermeyi öğrenmek gerek! Bir kere geliyorsun dünyaya. Yaşa. Oyna, cıvı, aptal şeyler yap. Tehlikeli oyunlar oyna ki, ölümsüz ol.

Ölümsüzlük için Ö. Fiziksel anlamda ölümsüzlükten bahsetmiyorum, ona daha yaklaşık yüz yıl var. Peki ya bir gün öleceğini bilsen bile, umrunda olmayacak kadar ölümsüz hissettiğin anlar? Bazıları cinsel anlamda fazla açık seçik olduğundan, bazıları da yıllar önceden çıkarması gereksiz olacağından yazmayacağım, ancak bana ölümsüz hissettirebilen bir kaç kişi oldu. Bir kaç anı. 26 yılda, sadece bir kaç tane an. Beton bir duvara kazınmış gibi beynime kazındı. Hani kim olduğumu, ne olduğumu, adımı bile unuturum, ama o dakikaları unutamam. Ölümsüz hissetmek, dünyadaki yaşanabilecek en özel anlardan biridir. Aradığınızda bulamazsınız. O size gelir. Ama bekledikçe gelmez. Bu yüzden bazen geçici olarak vazgeçip, gerçekliği rafa kaldırıp, eğlenmemize bakmalıyız. Bir partiye gitmek gibi!

Parti için P. Yeni insanlar, içmece, eğlenmece, kopmaca. Blackout olmak. Tabii ki her gün olmasa da, arada hayatımızda partiler olmazsa olmazdır. Tıpkı oyun oynamayı ve keyif yapmayı unuttuğumuz gibi, düz hayatın bir parçası olduğumuzda da partilere gitmeyi, deliler gibi içip saçma hareketler yapmayı utanılacak, çocukça şeyler olarak görürüz. Uzaklaşırız, uzaklaşırız. Gitmek istesek bile tutarız kendimizi. Büyümüş, iş güç sahibi olmuşuzdur. Oysa ki belki de sadece rüzgara bırakmalıyız kendimizi…

Rüzgar için R. En sevdiğim şey, plan yapmadan rüzgarın beni hayatta nereye götürdüğünü izlemekti. Soyadımdan mıdır, çocukluğumdan beri rüzgarla ilgili sporlara ilgim olduğundan mıdır bilmiyorum, ancak rüzgar benim için hep özel olmuştur. En güzeli, her şeyi, tüm sorumluluğu ona bırakmaktır. Hafiflemektir. Ve götürdüğü yeri izlemektir. Bazen rüzgarın bizi götürdüğü yerler korkutsa da, vardığımız nokta, en sevdiğimiz ve ait hissettiğimiz yerdir.

Sevmek için S. Sevmek. Hayatı sevmek. İnsanları sevmek. Yaptığın şeyi sevmek. Hatalarını sevmek. Doğayı sevmek. Hayvanları sevmek. Aşık olmayı sevmek. Kıskanmayı bile sevmek. Bunun üzerine çok şey yazabilirim. Sevmek her şeydir. Bazen unutsak da, sonsuzluğu sevmek, adını koyamadığın, içindeki o enerjiyi sevmek, iyi ki var demek ve şevkat göstermek lazım.

Şevkat için Ş. Herkes zor günlerden geçer. Geçmeyen, yaşamamıştır, öğrenmemiştir. Herkesin kendine göre zorlukları, içinden çıkamayacağını düşünecek kadar gözünde büyüttüğü dertleri vardır. Zor zamanlarda insanlara karşı duyduğumuz şevkat, onlara en iyi gelen şeydir. Hepimizin bazen ihtiyacı vardır, ve en derinde biliriz ki, bize gerçekten şevkat gösterenler, bize gerçekten değer verenlerdir. İyilik yapıp iyilik bulacaksak, bu yaptığımız iyilikler bize, hiç beklemediğimiz biçimlerde geri dönebilir. Örneğin, tekrar tutku denilen o yüce duyguyu hissedebilmek gibi.

Tutku için T. Hayatına bir şey giriyor. Çok kısa sürede, kendini onda buluyorsun. O kadar güçlü bir duygu ki, başka hiçbir şey anlam bile vermiyor. Daha öncesinde en sevdiğin şeyleri istemiyorsun bile. Öyle bir istek, öyle karşı konulmaz bir çekim ki bu, dünyayı kaldırabilecek gücü, sonsuzluğu, göğsünde, içinde hissediyorsun. Seni sen yapan şey oluveriyor. İşte tutku bu. Herkes saçma dese de, değmez dese de, sen dünyayı bile ona değişmeye hazırsın. Çünkü değer, değeceğini biliyorsun. Kimseye bir şey kanıtlaman gerekmiyor, kimse seni anlayamaz. Kimse, çok özel olmadığı sürece, hayata seninle aynı gözden bakmadığı sürece, her ne kadar yapabileceğini iddia etse de, senin içini okuyamaz. Bazen ona ulaşamazsın, onu kaybedersin. Karanlıktasındır, yönünü bulamazsın, kaybolursun. Kalbinin sesini dinlemek istersin ama insanların olumsuzluğu duymanı engeller. Kalbine saplanır, çıkaramazsın. Paniğe kapılırsın. Tutkuyla bağlandığına ulaşamamanın gücü seni delirtir. Oraya, buraya savrulursun. Tek istediğin şey, ufacık bir umut ışığıdır.

Umut için U. En panik yaşadığın, korkudan kelime anlamıyla titrediğin anda, hayatının en ama en zor dakikalarında hayatını kurtaran bir cümleyi hatırlamaya başlarsın: Everything will be okay in the end, if it’s not okay…”. Cümleni daha bitirmeden, sessizliğin soğukluğunda iliklerine kadar donmak üzereyken o ses, o çok uzaktan gelen ışık, içini ısıtır. Sana tekrar hayat verir. Tüm vücudunda, tüylerini ürperten o enerjiyi hissedersin, tekrar doğarsın. Siyah beyaz, karanlıkta solmaya mahkûm her duygu, her anı, her gelecek hayali, sana hayat veren her şey bir anda geri gelir. Belki o an yanında değillerdir, ama tekrar yanında olacağını bilmenin gücüdür umut. Sonra  aklının fırtınasındaki bu parçaları birleştirip, ütopyanı yeniden yaratmaya başlarsın…

Ütopya için Ü. Hayal kurmak güzeldir. Hayal kırıklığı kötüdür. Hayal kırıklıkları üzerine tekrar hayallerinin gerçekleştiğini görmek ise, ütopyadır. O tatmin olma duygusu, sıfırdan zirveye kısa sürede yeniden çıktığını (ve çıkabildiğini) görmenin verdiği haz bambaşkadır. Yeniden Tanrı olduğunu hissedersin, her şey kontrolündedir. Çocukken, bozulmadığın güzel dünyandasındır tekrar. Uzun süreden sonra yeniden var olduğunu hissettiğin, ne kadar yorulsan da kavuşmak uğruna ölümü bile göze alıp, vaz geçmediğin yerin adıdır ütopya.

Vazgeçmemek için V. Ufak bir hile yaptım, vaz geçmemek aslında tek sözcük değil, bu listede teknik olarak olmaması gerekiyor, ama hayat ufak hilelerle güzel. Bazen yalnızca isteklerimiz, ütopyamız uğruna, vaz geçmemek uğruna, hileler yaparız. Yıkıcı etkisi olmadığı sürece, bu hilelerin, her ne kadar dürüst de olsak, herkesin iyiliği için söylediğimiz beyaz yalanların, hayattan diskalifiye edecek etkisi yoktur. Almamamız gereken kısayollar alırız, yasak ilişkiler yaşarız, biriktirip harcamamaya yemin ettiğimiz paramızdan harcarız, ilkelerimizden ödün veririz. Hedefimize odaklandıysak, her şeyi, ölümü bile göze alırız. All in deriz. Başka hiçbir şey görmeyiz. İşte kendi içimizdeki gerçek gücü anladığımız anlar, vazgeçmediğimiz anlardır. Bir şeyi ne kadar tarif edilemez bir şekilde isteyebileceğimize kendimiz bile şaşırırız. Vazgeçmemek bizi yüceltir. Bazen yıpratır, ancak ihtiyacımız olan gerçek disiplini verir. Hedefimizin gerçekleşmesi için istediğimiz ortamı ne kadar zor olursa olsun uğraşır ve yaratırız. Sonunda da onu alırız.

Yaratmak için Y. Yaratıcılık. İnsanları ikiye ayıran şey. Bu dünyaya bir şeyler katabilen insanları özel yapan güç. Özgürlük. Sesin ne kadar çirkin olsa da bağıra bağıra şarkı söylemek. Ne kadar anlamsız da olsa iki taşı yontup heykel yapmaya çalışmak. Yaratıcılığın seviyesi yoktur. Belirli alanlarda yeteneklerimiz, önceden belirlenmiş kriterler ile ölçülebilir, ancak yaratıcı ruh içimizde varsa her zaman oradadır. Bir şeyleri yaratma isteği, aslında ego tatminkârı kendi DNA’mızın, kendi DNA’mızı, kendi DNA’mızı hak edecek kadar özel biriyle kendini birleştirip kendini devam ettirmesinin makroskopik düzeyde yansıması olan temel üreme içgüdümüzün mental karşılığıdır. İçimizdeki yaratıcı ne kadar zenginse, yaratma isteği de o kadar kaçınılmazdır.

Zenginlik için Z. Para, para, para. Kapitalizmin bize getirdiği oyun. Ancak bahsettiğim zenginlik maddi zenginlik değil tabii ki. Bahsettiğim zenginlik, insanın ruhunun, kişiliğinin, ve çevresinin (manevi yönden) zengin olması. Herkesi ve her şeyi sevmeye, gelecek için en güzel dileklere sahip olmaya yetecek kadar sevgi dolu olması. Çoğu insan bundan çok uzaklaşıyor. Ama arada hepimiz hayatın koşuşturmasından, bize sonradan verilen ve doğru olduğu zorla aşılanan, bize ait olmayan yüzeysel dünyadan biraz uzaklaşıp, tekrar kendimiz olabiliyoruz. Gerçek biz’e dönebiliyoruz. Bazen tek başımıza, bazen bizi biz yapan birileri ya da bir şeyler ile…

İşte o anlar en değerli anlarımız değil mi zaten? Hayat dediğimiz bu yolda, arabayı sağa çekip, durup, tekrar nefes aldığımız anlar. Trafiği, yolu, yetişmeye çalıştığımız şeyi boşverip, her şeyi s*ktir edip, telefonumuzu bir kenara atıp, arada bir de olsa, tekrar kendimiz olduğumuz anlar. İşte, o anların, o sonsuz, ölümsüz, hayat dolu, ve en gerçek, herşeyin varlığını hissettiğimiz o anlar için yaşamaya değer. Çünkü hayatımızdaki en güzel ve en anlamlı şeyler, en beklemediğimiz anlarda, en umudumuzu kaybettiğimiz, vazgeçtiğimiz zamanlarda karşımıza çıkar. En kötü anlarımızda ise, ne olursa olsun, yalnızca bir kaç sözcük, kaybettiğimiz her şeyi bize geri verecek güce sahiptir:

“…it’s not the end.”

Herkesi Güldüren Palyaço

Bu hikaye tamamen kurgusaldır, tıpkı daha önceki bazı hikayeler gibi.

Bir zamanlar, herkesi güldürmeyi öğrenmiş bir palyaço varmış…

Uyan. Erken kalkmak iyidir, en azından yapabildiğimiz sürece. Çalışmak gerekiyor. Yapacak çok iş var. Oradan oraya koşmalar, insanlar, yeni yeni insancıklar. Her şey yolunda dışarıdan baktığında. Hatta fazla yolunda. Bir insan her açıdan bu kadar iyi durumda olamaz. Dedikleri gibi, too good to be true. Ev, aile, iş, sosyal çevre, sanatçı ruh, maddi durum, sağlık, imaj. Hiç birinde sorun yok. Her şey mü-kem-mel. Woo-hoo! Değil mi? Herkesin olmak istediği de bu zaten. Sokakta gördüğün, tanımadığın insanlar bile seni tanıyor. İnsanlar seni biliyor ve istiyorlar. Şu halde, herhangi bir şeyden dert edersen şımarıksın. Kendini bölemeyecek bir hale geldin. Daha fazla insan. Daha fazla eğlence. Daha fazla zaman öldürecek olay. Her şey daha da fazla. Hepsi yüzüne gülüyor. Ne güzel, değil mi?

İnsanları güldürmek kolay. Basit yaratıklar. İstediklerini söylediğinde, bilinçaltlarında bilmek istediklerini yüzlerine vurduğunda seni severler ve gülerler. Korkularını ortaya çıkarırsan da senden kaçarlar. Çok basit. Herkesi güldürmek çok kolay. Kolayca güvenir, iyilik yaparsın. Fedakarlık yaparsın. Seni zayıf yönünden vururlar, kazık yersin. İnsanlar öngörülebilir varlıklardır. Bir süre sonra herkese güvenini kaybedersin. Yine de insanları güldürürsün, daha iyi bir planın yoktur. Peki ya kimse seni güldüremiyorsa? Sürekli yeni insanlar tanıyorsan, yeni şeyler deniyorsan, unuttuğun, uzun süredir yapmadığın şeyler yapıyorsan. Yine de kesmiyorsa? O eski, saf, güvenebilen, temiz, bozulmamış çocuk öldü mü? Bir kaç aydır yok. En son ruhunu, hak etmeyecek insanlara satarken görülmüş bir yerlerde. İsyan etmiş. En güzeli de, en kötüyü de hissetmiş. Sonra her şeyden vazgeçmiş. İnanmak istemiş. İnsanların yüzüne vurmuş hep. Savaşmış, ama asla ölmemiş. Kötü günler geçirmiş. Vazgeçmemiş.

Kabuğuna kapanmış. Aynı anda hem her yerde herkesle eğlenmiş, hem de evinde karanlıkta yapayalnızca uzaklara dalıp gitmiş. Sevmiş, sevilmiş, ama ikisi hiç denk gelmemiş. Gelmeye ramak kala insanların aptallıklarının kurbanı olmuş. Hobilerine, sevdiği şeylere sarmış. Ama asla vazgeçmemiş. Bir insan, iki hayat olmuş. Bölünmüş. Ne olduğunu kendi de anlamamış. Kendini hiç bilmediği bir yerde, bilmediği bir şekilde, bilmediği insanlarla bulmuş. Yapabildiği en iyi şeyi yapıp yine hepsini güldürmüş. Güldürdüğü, ancak kendisini geri güldüremeyen her insan ise derinlerde bir yere bir şeyler saplamış. Buna bakmamaya çalışıyormuş, ama onun orada olduğunu asla unutmayacak kadar zekiymiş. Kendiyle, düşünceleriyle, en derin istekleriyle baş başa kaldığında o’nu hissedebiliyormuş. Bağırdığında bile sesi çıkmıyormuş. Öylece beklemiş. Kendi olmayı özlemiş. Ama olamamış. İki farklı kişilik arasında gidip geliyormuş. Çift-kişiliklilik gibi bir psikolojik bozukluktan ziyade, tek bir kişinin iki farklı hayata bölünmesiymiş. O, doğal kalmak, ait olduğu dünyada kalmak istiyormuş. Dünya alıp onu başka bir yere götürüyormuş. Kendini bir labirentin içinde bulmuş. Hep çıkış yolunu aramış. Aramış, aramış. Günlerce, haftalarca, aylarca. Gecenin karanlığında, hiç beklemediği bir anda, herkes uyurken bir ses duymuş. Biri, çok tanıdık bir ses, beklemediği bir anda ona seslenmiş.

To be continued… somewhere, some time…

2015: Her şeyin değiştiği yıl

Bu yazı blog’dan çok, günlük formatındadır. Kendi hayatımın son döneminde yaşadıklarımı anlatmaktadır. Siz de değişmek istiyorsanız, size de bir şeyler katacağından eminim.

10. 9. 8. 7. 6. 5. 4. 3. 2. 1.

Ve 2015’teyiz. Yakın arkadaşlarım, sevgilim, eğlenceli muhabbet, hep birlikte içip eğlendiğimiz bir ev partisi. Önümüzdeki bir kaç gün en büyük derdimiz, bir yere tarih yazarken yanlışlıkla yıl kısmına 2014 yazacak olmamız. 10’dan geriye saymaya bayıldığımdan değil de, herkes yapıyor işte.

Bundan (neredeyse) bir yıl önce, yukarıdaki cümlelerde bahsettiğim noktadayken, şu anki ben’i hayal bile edemezdim. Dışarıdan bakınca tamamen aynı kişi. İçeriden ise tamamen farklı. Yaşam tarzı: dışarıdan görününce hemen hemen aynı şeyleri yapıyorum. İçeride her şeyin anlamı ve değeri değişti. Bir insan dışarıdan aynı görünürken içeride nasıl tamamen değişebiliyor? Bunu anlamak için biraz geriye dönüyoruz.

Doğruyu söylemek gerekirse, 2015’imin ilk yarısı sıkıcı, bayık, anlamsız, ne iyi ne kötü bir şey yaşayarak geçti. Düz, basit, sıradan hayatıma devam ediyordum. Taa ki Temmuz/Ağustos’a kadar. Yazın da çok eğlendim. En sevdiğim arkadaşlarım. Deneysel fotoğrafçılık. Astro. Deniz, kum, güneş, sahil. Kitesurf. Yeni insanlar. Tatil modu. Alaçatı. Kızlar. Sabahlara kadar sevişmeceler. Kendi drone’umu radyo kontrolüne kadar sıfırdan yapma projem. Her sabah havuz. İçmece. Mangal. Doğa. Kahvemi yudumlayıp kendi işimi yaptığım günler. Kısaca, her şey on numaraydı. Yazın sonlarına doğru, sonbahara doğru bir şeyler oldu, ve her şeyin değiştiği, durduralamayacak bir zincirleme reaksiyon başladı. Hepimizin hayatındaki bazı olaylar insanı değiştirir, geliştirir, olgunlaştırır. Ama bu biraz daha farklıydı. Sanki bütün olacaklar, önceden en ince detaylarına kadar planlanmıştı. Bütün ama bütün hepsi böyle bir zamanlamayla üst üste gelemezdi.

Her şey mükemmel bir oyundu, ben de baş roldeydim. Kendimi çok sorguladım, acaba fazla mı drama king olmaya başladım diye. Hep dışarıdan, üçüncü biri olarak baktım kendime. Sonra fark ettim ki, kesinlikle hayır. Her şey. Gerçekten. Oluyordu. Rüya gibiydi, film gibiydi, ama gerçeğin kendisiydi yaşadıklarım. Rüzgar beni en korktuğum, en boktan yere götürüyordu. Karşı koymaya çalıştıkça daha da battım. Sonra dedim ki, s*kerler. Üst üste gelen büyük tesadüfleri ve insanların aptallıklarını, zaten istesem de değiştiremeyecektim. Neyi değiştirebileceğime bakayım dedim, ve sonra sanırım tek gerçek cevabı buldum: ben’i.

Değişmek, tek seçeneğimdi. Bunu görmem birazcık zaman aldı, ancak sonunda rüzgara bıraktım kendimi, tıpkı eski yaz günlerindeki gibi. Ev’imden uzaklara götürdü beni. Ait olduğum yerlerden çok uzaklara. Sanki uzaya doğru bütün hızıyla beni fırlattı. Dünya, gittikçe küçüldü, küçüldü, ve yok oldu. Nispeten güvenli sayılabilecek bir astronot kıyafetinin içindeydim, uzunca bir süre yaşamaya yetecek yemeğim, oksijenim, suyum vs. vardı. Yaşamsal ihtiyaçlarımı karşılıyordum. Ama hayat, onun dışında her şeyimi almıştı.

Evimin nerede olduğunu göremiyordum, tüm arkadaş ortamım dağılmıştı, sevgilim benden ayrılmıştı, para kazanmıyordum, monotonluktan çok sıkılıyordum, geleceğe dair umudumu kaybetmiştim, insanlara güvenemiyordum, hiçbir yere ait hissedemiyordum, iç huzurum kalmamıştı, kafamı oyalamamı ve iyi hissetmemi sağlayan her şey, bir kaç hafta içinde hayatımdan çıkıp gitmişti.

Sıfırdaydım.

Duygusal anlamda dibe vurmanın ne demek olduğunu, daha önce anlamadığımı anladım. Sıfır. Mutlak karanlık. Sonsuzluk ama kötü anlamda. Bir şekilde çıkmak zorundaydım. Gerek arkadaş, gerek duygusal hayat, gerek iş ve günlük sıradan olaylar açısından başkalarına bağımlı hale gelmiştim, ve insan bağımlılığının, en tehlikeli şeylerden biri olduğunu biliyordum. En korktuğum şey olmuştum tekrar. En olmak istemediğim yerde, en olmak istemediğim kişiydim. “Bak, gör”, dedi hayat bana. “Böyle de devam edebiliyormuş hayat.” Edebiliyordu, ama ben bu hayatı istemiyordum. Daha doğrusunu söylemek gerekirse: bu benim hayatım değildi. İnsan bağımlılığımdan kurtulursam, arkadaşlarımın farklı yerlere dağılmış olmalarından da, bir kademe ilerleyebilmek için başka insanları beklemem gerekmesinden de, duygusal hayatımdaki insanların yaptığı yanlışların cezasını çekmemden de kurtulabilirdim. Evet, buydu işte: insan bağımlılığımdan kurtulacaktım. Tıpkı, dış ülkelere bağımlı olmaktan kurtulmanın yolunun kendi kaynaklarını üretmek olduğu gibi, insanlara bağımlı olmanın yolu da, onlara ihtiyacın olmadan yaşayabilmekti. Ama nasıl? Bilimsel bir metod uygulamak, neden sonuç ilişkisi kurabilmek, maddeleri listeleyebilmek, sonra da hepsinden teker teker kurtulmak. Yapacağım buydu, ki bilimsel düşünmek, her zaman iyi yaptığım bir şeydi. Bunda da yapabilirdim, değil mi?

Kurallar burada böyle işlemiyordu dostum. İnsan sosyal bir varlıktır, evrimsel olarak diğer insanlara o ya da bu sebeple bağlıdır. Başka insanlar olmadan bir yere kadar yaşayabilir. Belki yemek bulur, yaşamsal anlamda zorunlu ihtiyaçlarını karşılayabilir, ancak sosyal ihtiyaçlar için insan gereklidir. Bunu basit bir deneyle kanıtlayabilirim. Gözünüzü kapatın ve hayatınızda kimse kalmadığını hayal edin. Hiçbir insan yok. Aile, arkadaş, tanıdık, eş, dost, sevgili, sokaktaki yürüyen insanlar, hiçbiri yok. Delirmeden ne kadar dayanabilirdiniz? Ben pek dayanabilen, asosyal olmaya alışık biri de değilim. İnsan, başka insanlarla birlikte kendi olabilir. Tek başına bir yere kadar kendini geliştirebilir. Bu yüzden, insanlara bağımlılığı tamamen kaldırmak gibi bir şey, insanın doğası gereği mümkün değildir. Ancak, bu bağımlılığı en aza indirip, o anda elimizdekileri en verimli kullanarak neler yapabilirdik acaba?

Kendini geliştirmek. Kendimi geliştirecektim. Ama nereden başlayacaktım? Her zaman her konuda olduğu gibi, en zor kısım, ilk adımı atmaktı. Yapmayı sevdiğim şeyleri bulmalıydım. Kendimi yeniden bulmalıydım. Ve ne kadar klişe olursa olsun, sonuna kadar doğru: değişim ancak içeriden dışarıya doğru olabilirdi. Belki o an, en sevdiğim şeyleri o da da bu sebepler yapamıyordum, belki suboptimal bir dönemdeydim, ancak bu yeni bir şeylere başlamaya engel değildi. Öncelikle daha fazla fotoğraf çekmeye çıkmaya başladım. Hala daha da eskiden yaptığım kadar değil, ama bir yerden başlamak lazım tabi. Blog açtım. Hem kendimle ilgili yaşadıklarımdan anıları paylaştığım, hem de insanların ilgisini çekebilecek diğer konulardan bahsettiğim, sıcakkanlı bir ortam oluşturmak istiyorum. Tabii ki daha bu konuda çok yeniyim, ancak yeterince kendini geliştirirsen, Tanrısı olamayacağın hiç bir alan yoktur. Blog konusunda uzun vadede ciddi düşünüyorum. Müzik yapmaya başladım. Zamanında yıllar önce ilgilenmiştim ama zaman eksikliğinden bırakmıştım. Şimdi sıfırdan enstrüman master et, grup kur, tüm gruba uygun zaman belirle, stüdyoya gir, herkesin istediği şekilde müziği yap, bana mantıklı gelmedi. Bu yüzden Logic ile elektronik müzik öğreniyorum. O konuda da yeniyim, upuzun bir yol var, ama hey, en iyisi olmaya çalışmıyorum, eğlenmeye çalışıyorum. İlk günden itibaren çok eğlenceli bir yol, ve kendimi tatmin ediyor. Bu konular dışında, insan ilişkilerine çok daha fazla önem veren biri oldum. Uzun süredir görmediğim insanları gördüm, bir sürü insanla tanıştım, farklı hayatlar, farklı hikayeler dinledim ve yaşadım. Agresif ve acımasız biriydim. Daha ılımlıyım. Kendi içimde, direk olarak kelimelerle anlaşılamayacak bir sürü şey yaptım şu bir kaç ayda. Tam bitmedi, ama, en azından doğru yoldayım diyebilirim.

Ve bitiyor. 26 yılda değişmeyen her şey, bir kaç ayda değişti. Sevgili 2015, değer verdiğim, değer verdiğimi bile fark etmediğim çok şeyimi aldın ve bir çırpıda acımasızca kenara attın. İç huzurumu sarstın. Beni sıfıra, yaşamak için amaç bulamayacak noktaya getirdin. Hayatımın bana en zarar veren yılıydın. En beklemediğim anda, en beklemediğim ve tek zayıf yerimden sağ gösterip sol vurdun. Sürekli şu soruyu soruyorum: acaba bütün bu olanlar tekrar olmayacak olsaydı ve bir zaman makinem olsaydı, yaza geri döner miydim? Yazdan sonra hayatıma giren her şey, işler, anılar, hedefler, bir sürü yeni hobi, öğrendiğim tonlarca şey, ve en önemlisi insanlar. Bütün bunlar hiç var olmasaydı, Temmuz sonlarında, bu çalkantı başlamadan önceki, eğlenceli ve renkli de olsa kendi içimdeki basit ve beklentisiz Can’a döner miydim? Sanmıyorum. Sonsuza kadar cam fanusta kalamazdım. Ne mutluluğu, ne mutsuzluğu yaşamayan duygusuz bir insan olarak devam edemezdim. Bir yerde tekrar kendim olmam gerekiyordu. Tekrar kendimle yüzleşmem gerekiyordu. Özüme, en derinlere inmem gerekiyordu. Son üç ayda en iyi öğrendiğim şey ani duygu git/gel’lerini kontrol etmeyi öğrenmek oldu. Daha iyi biri oldum. Gerçekten en derinlere dalmak, dipte nefessiz kalmak gerekiyormuş bir süre. Gücüm kalmadıkça daha güçlü olmayı, umudum kalmadıkça hayata farklı yollardan tutunmayı öğrendim. Öğrendim…

Sadece öğrendim. Sabretmeyi de az çok öğrendim. Ama ne yalan söyleyeyim, insanda güç kalmadı. Çok yordun beni 2015. Sen benim en acımasız, en tehlikeli, ama bana aynı zamanda en çok şey katan, hiç sevmediğim öğretmenimdin. Neyse ki seninle ilişkimizin bitmesine bir gün kaldı, sonra ondan geriye sayacağız, ve sadece anılarda yaşayacak, hatırlamak istemediğim bir yıl olarak kalacaksın.

Ve madem buraya geldik, bu yazıyı da new year’s resolution ile bitirmemek olmaz. Kişisel gelişim, spor, iş, para, eğlence, arkadaşlar, yeni hobiler… Bunlar yeni yıldan istenecek şeyler değil. Bunları istiyorsan gider şu an alırsın. Bazı şeyleri ise beklemek gerekir. 2015, hoşçakal, seni asla özlemeyeceğim, ve hayatımın bugüne kadarki en büyük kara lekesi olarak kalacaksın. İstanbul’da her yerin karlarla kaplandığı şu sessiz gecede ise,

2016. Senden tek bir şey istiyorum. Ve bunun ne olduğunu sen de biliyorsun.

Özel Günler

Yılbaşı geliyor, acaba kimlerle neler yapsam? Kahretsin en yakın arkadaşımın doğumgünü yaklaşıyor, sürpriz yemek ve parti düzenlemem lazım. Peki ya sevgililer günü? İlla ki sevgilime pahalı bir hediye alıp, o 24 saati, toplumun benden emrettiği ve beklediği biçimde geçirmem lazım. Ops, kendi doğumgünüm vardı, parti vermeliyim çok popülerim. Yılbaşı. 14 Şubat. 7 Aralık. 30 Şubat. Sanırım yılın her gününde özel bir şey var. Bugün onun kutlaması, yarın şunun yıldönümü, dün sağ üst komşumun eski eski eşinin yeni eşinin doğumgünü, sonra yılbaşı, parti, daha fazla insan, daha fazla yerde aynı anda bulunmak, daha fazla içki, daha fazla eğlence. Oh yeah!

Ve tabii ki beklentiler. Bakalım bu partiden olan fotoğrafım, Instagram’da mı yoksa Facebook’ta mı daha çok beğenilecek? “Of ne kadar çok içtim geçen gün hatırlamıyorum.” Bir özel günde daha, farkında bile olmadan sistemin kölesi olarak karşınızdayız. İki gün sonra yılbaşı, malum, evde geçirmek olmaz. Olur mu? Asosyal misin sen? Bir de doğumgünün var, parti yapmadın mı yoksa? Bir kaç hafta önceydi, ve hayır yapmadım, hatta evde yatağımda akşam dokuz buçuk gibi uyuyakaldım. Sanırım fazlasıysa asosyal oluyorum bu durumda. “E ama o gün senin doğumgünün!” Evet, yani? So fuckin’ what? Neden Dünya’nın güneş etrafında bir turunu tamamlaması üzerine kurulu bir takvimde, birbirinin aynısı olan günlere özel anlamlar yüklüyoruz ki?

Şahsen ne yılbaşını, ne doğumgünlerini, ne de diğer özel günleri hiçbir zaman anlamadım. İnsanda yalnızca gereksiz bir beklenti yaratıyor, ve beklentiler insana yalnızca zarar veriyor. Şahsen hayatımda hiçbir doğum günümde parti yapmadım (6-7 yaşındayken bir kere yapmaya kalktığımda 42 derece ateşim olduğu gün dışında). Yılbaşı kutlamalarından da hoşlanmam. Formalite icabı birazcık insan varsa yanımda en azıncan gece on ikide (uyumuyorsam) ondan geriye saymalarına eşlik ederim, o da insanlar tarafından weirdo denmemek için, sonuçta yıl başını kutlamayan biri tuhaftır, değil mi? Toplum denilen, kendini sorgulamaktan aciz sistemin bize öğrettiği bu en azından. Aynı nedenden dolayı eskiden doğum günümde hiç bir telefonu açmaz, Facebook duvarımı kapatır ve insanların olduğu ortamlara pek girmez, sürpriz parti yapanlarla bir daha asla böyle bir şey yapmamaları konusunda ciddi konuşmalar yapardım, ancak artık yapmıyorum. Bir yıl daha yaşlandığım günü sevmeye başladığımdan değil, insanlar tuhaf karşılamasın diye. Çünkü insanlar basittir; kendileri bir şeye, nedensiz yere bile olsa, sorgusuzca önem veriyorlarsa aynı önemi sizin de vermenizi beklerler. Bir de sevgililer günü var ki, sevgilisi olan da, olmayan da sevmiyor bu günü. Sevgilisi olmayan için nedeni belli; dışarıda vıcık vıcık, yüzeysel çiftlerin el ele tutuşup öpüşüp, birbirlerine formaliteden olan sevgi sözcükleri söylemelerine maruz kalıyorlar. Milletin, sevgilisini sevdiği sanırım yalnızca o gün akıllarına geliyor. Olana ayrı dert: karşı taraf (eğer bu günün gereksiz olduğunu kavrayabilen azınlıktan değilse) beklentiler içine giriyor, hediye almazsanız, ona özel bir gün yaşatmazsanız, öküz oluyorsunuz. Sonuçta, 14 Şubat değil mi, tabii ki de sevgilinle özel bir gün geçirmen gerekiyor, değil mi?

“Can hiçbir şeye önem vermeyen öküzün teki.” Eğer toplumun, arkasında mantıklı bir gerekçe olmaksızın kalıplaşmış değerlerine önem vermiyorsam, evet öküzüm. Şahsen böyle yüzeysel, derinlerde herhangi bir anlam ifade etmeyen olaylara önem vermiyorum, vermeyeceğim de. Bir şeye değer vereceksem, benim için gerçekten derin bir anlamı olmalı. Elle tutulur (fiziksel anlamda olması gerekmez, soyut da olabilir) bir şeyler ifade etmeli. Zaten beni tanıyan, gerçek değerlere ne kadar önem verdiğimi de bilir. Bir gün, yalnızca adından dolayı kutlanmamalı, yoksa sadece adından dolayı, kalitesine bakmaksızın marka ürün satın almaktan ne farkı kalır?

Peki ne yapmalı bu günlerde? Kutlama yapmayacaksak ne yapacağız? Diğer günlerde ne yapıyorsak onu yapmaya devam edeceğiz. Şahsen, benim için önemli insanlarla güzel şeyler yaşadığım herhangi, sıradan bir gün, yılbaşından da, doğum günümden de çok daha değerlidir. Eğer yılbaşı ya da doğumgünü gibi günlerin tek bir işlevi varsa, o da elle tutulur, kolay hatırlanır günler olduklarından dolayı yeni hedefler koymaktır. Ancak yanlış anlaşılmasın, çoğu insan maalesef bu günleri sığınılacak bir güvenli liman olarak görüp, yapmadıkları her şeyi bu tarihlerden sonrasına erteliyor. “Bu yıl daha fazla para kazanacağım”, “İnsan ilişkilerime önem vereceğim”, “Pazartesi diyete başlıyorum” (favorim bu), “1 Ocaktan itibaren spor yapacağım, sağlığıma önem vereceğim.” Şimdi mi aklına geldi bütün bunlar, dangalak? Neden bir şeyleri yapmak için belirli tarihleri bekliyorsun? Genel hedefler koyma konusunda ben de olumlu düşünüyorum, ve yeni yıl hedeflerim var, ancak kafamızda ertelediğimiz şeyleri yapmak için bu tarihleri hedef göstermek çok saçma geliyor. Eğer bir şeyi yapmak istiyorsan şu anda da yaparsın. Diyete mi başlayacaksın? Şu an başla. 1 Ocakta spora mı başlama hedefi aldın? Neyi bekliyorsun, git çık dışarıda yürü biraz (ki yürümek çoğu spordan daha yararlı). Erteleme. Özel günleri hedef gösterme. Bir şeyi istiyorsan, yap. Tamamen yüzeysel, insanların zaman tutma ihtiyacını gidermek amacıyla üretilmiş bir sistemi kendi üşengeçliğinin aracı haline getirmekten vazgeç. Özel günlere anlam yüklemekten vazgeç. Bugün sıradan bir gün mü? Belki bütün özel günlerden daha özel olabilir, ama sen farkında değilsindir.

Kalıplaşmış, ezberletilmiş değerlerden kurtul artık. Lütfen.