Sevgililer Günü, İyi ki varsın!

İyi ki varsın sevgililer günü. İyi ki bazı şeyleri yüzümüze vuruyorsun. Kapitalizmin, insanın en temel duygularıyla oynayıp, sevgilisi olanı zorunlu tüketici rolüne sokan, olmayanın da yüzüne “herkes sevgilisiyle, sen ise yalnızsız, ezik” diyen gün. Dışarı çıktığınızda kırmızı ayıcıklar, kalpler, yalnızca sevgililer için tasarlanmış aptal oyuncaklardan, el ele tutuşup, Facebook’ta oraya buraya “eheh sevgilim var mutluyum” triplerindeki insanlardan başka bir şey göremeyeceğiniz bir gün.

Yaklaşık beş yıl sonra ilk kez sevgililer gününde single’ım. Şunu belirteyim ki, sevgilim varken de en az bu kadar nefret ettiğim bir gündü, sadece bu kadar batmıyordu. Yalnızca tek bir sevgililer gününü sevdiğimi hatırlıyorum, o da, sevgililer günüyle birlikte dalga geçip saçmalığına gülebileceğim bir sevgilim varkendi. Onun dışında sevgilim varken de, yokken de, bu günü sevemiyorum. Neden mi?

İnsanların yalnızca bugünde sevgililerine önem verdiğini göstermesi, bunu bir reklam olarak yapması, insanların ne kadar basit ve iğrenç varlıklar olduğunu göz önüne seriyor. Sevgililer günü dışında birlikte tek bir fotoğrafı bile olmayan bir sürü insan, sevgililer gününde her yere fotoğraf koyuyor. Yalnızca bir kutlama olduğunda bir şeye değer veren sahte insanların, her zaman kazanan takımı tutanların, 14 Şubat versiyonu kısaca. Bu yüzden seni sevmiyorum 14 Şubat, ama iyi ki varsın.

Hayatıma giren ve benim şu anda yalnız olmamda rol oynayan, ezik ruhlu, yalancı insanları düşünüyorum. Düşündükçe onlardan iğreniyorum. İçimdeki kalan azıcık sevgi de, nefrete dönüşüyor. Hayatımda son zamanlarda tanıştığım, beni gerçekten hak eden bir sürü tatlı, temiz kalpli insan varken, geçtiğimiz dönemi basit ve yüzüne bakmanın bile zaman kaybı olacak aptal insanlara harcamış olduğumu göz önüne vuruyor. Yüzüme çok sert vuruyorsun, seni sevmiyorum 14 Şubat, ama iyi ki varsın.

Her ne kadar 14 Şubat umrumda olmayan bir gün olsa da, toplumun üzerimdeki baskıcı rolünü hissediyorum. Takmıyorum desem de, belli ki takıyorum bu günü. Ya da en azından toplum, bu günde bir insanın sevgilisi olmasını o kadar başarı sembolü haline getirmiş ki, sevgilim diyebileceğim biri olmamasından dolayı kendimi ezik hissediyorum. Değilim, tam tersiyim, ama buna rağmen, bana böyleymişim gibi hissettirebiliyor. Gözlerimi açmamı sağlıyorsun. Seni sevmiyorum 14 Şubat, ama iyi ki varsın.

Uykum var ama uyuyamıyorum. Aklıma kendimle ve ilişkilerimle ilgili verdiğim kararlar, yaptıklarım, ve insanların yaptıkları hataların yükünü taşımam geliyor. Gece yatağımda huzurlu uyuyabilecekken, ya da uykum yoksa bile güzel bir kaç yazı okuyup, bir şeyler izleyip keyifli zaman geçirebilecekken, kendimi ve neden yalnız olduğumu sorguluyorum. Geçtiğimiz dört sevgililer gününde (belki daha fazlası, öncesini beynimden sildim) bunu sorgulatacak bir şey yoktu. Ancak şimdi düşününce cevap hep aynı: üç kuruşluk insanlara beş kuruşluk değer verdim, iki kuruşa satıldım. Klişe bir söz, ancak sonuna kadar doğru. Yaptığım hataları yüzüme vuruyorsun sevgili 14 Şubat. Seni sevmiyorum, ama iyi ki varsın.

İçimdeki canavarı çıkarıyorsun 14 Şubat. O canavar ben değilim, ama içimde bir yerde hapsolmuş. Belki de içimde daha fazla kalmayıp çıkması gerekiyor. Bana dünyadaki adaletsizliği, insanların iki yüzlülüğünü, karma’nın yalnızca bir illüzyon olduğunu hatırlatıyorsun. Uyandırıyorsun bu aptal rüyadan beni. Sen, geçtiğimiz yıl ile birlikte, benim en nefret ettiğim öğretmenimsin. Ama iyi ki varsın.

Tüm özel günler gibi gereksizsin. İnsanların basitliğini ortaya koyuyorsun. Ve o basit insanlar cam fanuslarında mutluyken, “özel olmayan” her günü gerçek bir sevgililer gününe çevirebilecek insan olarak yalnızım bugün. Biri adalet mi demişti?

Sevgilerimi iletirsiniz kendisine.

Yerçekimsel Dalgalar… O da nesi?

11 Şubat 2016. Günlük bir sürü olay oluyor, haberler, yine bilmemkaç kişi teröre kurban gitmiş,  boş konuşup duran politikacıların kanalları dolduran lafları ve ardından, tüketmeye programlanmış Türk insanının zeka ve kültür seviyesine uygun Survivor ve benzeri programlar…

Televizyonu açarsanız muhtemelen bunları göreceksiniz. Haberler vermeyebilir ancak bugün (bunu yazarken, 11 Şubat 2016), yüzyılın en büyük bilimsel gelişmelerinden biri gerçekleşti: Einstein’ın, yüz yıl önceden var olduğunu iddia ettiği yerçekimsel dalgaların ilk kez gerçekten tespit edildiği açıklandı. Peki, bu nedir, neden bu kadar önemli ve biz insanlar için ne anlama geliyor?

En basit haliyle yerçekimsel dalgalar (gravitational waves, ya da diğer adıyla kütle çekim dalgaları), uzay zamanın bükülmesinin, bir dalga halinde uzaydaki bir kaynaktan dışarı doğru ilerlemesidir. Biraz daha basite indirmeye çalışırsak şu şekilde açıklayabiliriz:

Durgun bir havada düz bir havuza bir obje attığınızda suya vurduğu noktadan suyun yüzeyinde dışarı doğru bir dalga yayılır. Aynı bu su dalgası gibi yayılan dalgalar hayal edin. Ancak bu dalgalar suyu dalgalandırmak yerine uzay-zamanı dalgalandırıyor. Işık hızında tüm uzayda etrafa yayılan bu dalgalar, karadelikler ya da nötron yıldızları gibi yüksek kütleli cisimlerin asimetrik hareketi sonucunda oluşur. Olayın ayrıntısında bu kadar basit olmadığını belirtmeliyim, ancak bu blog yalnızca astrofizikçilerin olduğu bir blog olmadığı için en basit haliyle bu şekilde düşünebiliriz 😊. Bu dalgalar, teoriye göre, uzayda her yerde bulunmaktaydı. Bugün ise, resmi olarak LIGO adlı (ya da geeky arkadaşlarımız için, Kip Thorne gibi önemli bir ismin önderliğinde, Ronald Drever ile birlikte kurulmuş, Laser Interferometer Gravitational-Wave Observatory adlı) gözlem projesi kapsamında bu dalgaların gözlemlendiği resmi olarak açıklandı.

Peki, ne olduğunu bile hala yarım yamalak anlayabildiğimiz bu dalgalar neden bu kadar önemli? Asıl önemli olan, bu dalgalar değil, ancak bu dalgaları bundan sonra gözlemleyerek uzay-zamanın gizemi hakkında öğrenebileceklerimiz. Elektromanyetik radyasyonu (diğer adıyla, bildiğimiz ışık ve radyo dalgaları) gözlemleyerek, çok geriye gidebiliyoruz, ancak evrenin yalnızca plazma olduğu noktada, ışığın doğası gereği takılıyoruz. Yerçekimsel dalgalar ile ise, elektromanyetik dalgaların etkilendiği koşullardan etkilenmedikleri için, daha geçmiş evrene ve Big Bang’e kadar geri gitmemize olanak sağlıyor. Yani başka bir deyişle, bugünkü tespit sayesinde, 13.6 milyar yıl önce her şeyin başladığı yere, bildiğimiz haliyle evrenin oluştuğu ana geri dönebileceğiz. Biraz yolu var tabii ki, hemen heyecanlanmayın. Ancak önümüzdeki en büyük engelin kalktığını ve bu yolda ilerlemeye başladığımızı bilmek güzel.

Zamanda geriye dönük gözlemler yaparak evrenin ilk oluştuğu ana gidebilmek, şahsen beni çok heyecanlandırıyor. Sürekli yıldızlara bakıp, nereden geldiğimizi, nereye gideceğimizi, uzayın, zamanın ve hayatın temelini düşünen biri olarak, belki de uzayın ve zamanın iç içe geçmiş dokusunun en büyük sırlarını çözmemizi sağlayabilecek bu olayın, tüm insanlık için bir dönüm noktası olduğu gerçeğini düşünmeden edemiyorum. Bir diğer yandan, yerçekimsel dalgaların varlığının kanıtlanması, uzay ve zaman ile ilgili tüm paradigmamızı yeniden şekillendiriyor (ya da, teoriye zaten aşina olanlar için, iyice yerine oturtuyor). Uzayın ve zamanın tamamen iç içe geçmiş ayrılmaz bir bütün olduğunu hatırlatan bu gözlem, özellikle zamanın, bir anlamda yalnızca gözlemci (yani, sen oluyorsun bu sevgili okuyucu) için var olan göreceli bir olgu olduğunu düşündürüyor. Şimdi ise, az önce bahsettiğim Kip Thorne’un fizik danışmanlığını yaptığı ve benzer konuların işlendiği şaheseri izlemediyseniz kesin izleyin:

Sirius

Gecenin sakinliği…

Bir saniye, neler diyorum ben. saat daha 19:22. Dün bu saatlerde yatmıştım, sanırım gün kavramam kalmadı artık. Sabahımla akşamımın birbirine girdiği, günlerdir hasta geçirdiğim (ah Can sen değil miydin kendine chionophile diyen?) şu günlerde, bir şeylerin eksildiğini hissettim. Duygusuzlaştım. Sanki antidepresan almışım gibi duygusuz birine dönüştüm bir kaç gündür. Her şey anlamsız geliyordu. Bir şey eksikti, çünkü ben kendimi dünyanın en duygusal insanlarından biri olarak görüyorum yirmi altı yıldır. En duygusal, ve en her şeyi hissedebilen. Bir şeyler mi koptu içimden, yoksa başka bir durum mu söz konusu?

Sanırım cevabımı buldum. Biraz çalıştıktan sonra eve girdim. Biraz melatonin için ışıkları kapadım. Şehrin ışıkları her ne kadar karanlıkta bile gözüme gözüme girseler de, şu an elimdekinin en iyisi buydu. Sonra, az önce yolda yürürken shuffle‘da gelen ve bana içimdekileri hatırlatan bir şarkı aklıma takıldı. Üzerime rahat bir şeyler giydim, kulaklığımı taktım, açtım müziğimi. Cam kenarından öylesine uzaklara bakıyordum. Biraz daha yaklaştım cama, ve biraz daha. Adeta önümdeki camı öpecek gibiydim, ve o anda tam karşımda seni gördüm Sirius.

Gökyüzündeki tüm yıldızların en parlağısın sen. Hava nasılsa bulutludur diye (öğlen kar yağdı, malum) bakmamıştım bile doğru düzgün gökyüzüne. Neden bilmiyorum, çocukluğumdan beri sana baktığımda içimde bir şeyler harekete geçiyor. Gece ne zaman seni görsem, yaşadığımı, var olduğumu hissediyorum. Tam da hissedemediğimi sandığım şu günlerde, müziğin gücü ve karanlığın etkisiyle, tekrar kendim olduğumu ve ne istediğimi hissettim. Bu, tek başına, en büyük ödüllerden biri zaten. Tekrar hayata karşı olumlu ve motive hissedebiliyorum.

Ama neden? Bilmiyorum nedenini sevgili Sirius, ama sen ve arkadaşlarını düşündükçe, vücudumun bir kısmının belki de senin ve arkadaşlarının içinde oluştuğunu, bir şekilde trilyonlarca kilometre uzaktan, boşlukta ilerleyip Dünya’ya geldiğini düşününce, kendimi asla kopamayacak bir biçimde sana bağlı hissediyorum. Nesin sen? Ben kimim sorularımın yanıtı mısın? Yoksa çözemediğim şifrenin yaratıcısı mı? En derinimdeki gerçek duyguları, nasıl oluyorsa, o kadar uzaktan hissetmemi sağlıyorsun? Ve nasıl oluyor da, içimdeki ölüm korkusunu yeniyorsun?

Sen, ben’sin aslında. Ben de, sen’im. Birbirimizden parçalar taşıyoruz, bizi biz yapan parçalar. Bunu hissedebiliyorum. Bunu hissedebildikçe, şehirden ve gerçek dışı hayattan daha da çok soğuyorum. Seninle sonsuzluğu hissedebiliyorum Sirius. Seninle, ve senin gibi tüm gökyüzünü oluşturan yıldızlarla. Seninle aşkı hissedebiliyorum. Tanrı aşk, ve sen de bana o’nu tekrar hissettirebildiğine göre, sen bir anlamda beni Tanrı’msın. İçimde sıfırdayken, içimde bir kıvılcımı ateşleyebiliyorsun. Zaten duygusal anlamda patlamaya hazırım. Tekrar tüm duyguları yaşamam için patlamaya yetiyor. Var ile yok arasındayken, tekrar var olduğumu hissediyorum. Anlatamadığım bir yaşama sevinci, tüm bedenimde tüyler ürperterek varlığını belli ediyor. Sanki hepsi çok güzel bir oyunmuş gibi.

İyi ki varsın, ve iyi ki benden bir şeyler taşıyorsun Sirius. Sen benim, en parlak yıldızımsın. Sen benim tanrımsın.

Bastırılmış Duygular III: Aşağılık Kompleksi

Yalnızlık, ve ölüm korkusu. İçimizde uzun süre bastırıp yüzleşmek istemediğimiz, sanki yokmuş gibi davranıp hayatımıza devam ettiğimiz duygular. En sevmediğimiz yanlarımıza, en görmek istemediğimiz biz’e eşlik eden, içimizi kemiren karanlık duygular. Mutluluk, yaşama sevinci, motivasyon, sevgi gibi olgulara da duygu derken bu sözcüğü kirleten kavramlar…

Bu defa ise, hepimizin içinden özenle seçtiğim bir duyguyu daha size tanıtıyorum: Aşağılık kompleksi. Hepimizin içinde az ya da çok olan bu tamamen doğal duygu, evrimsel süreçte rakiplerimizi, bizim için yeterince tehlike arz ettikleri durumda, uygarlık kuralları henüz gelişmemiş olduğundan katletmemizi sağlar. Ancak günümüz yaşam düzeninde dürtüsel davranıp sevmediğimiz birini öldüremeyiz. Bunun üzerine bir de kapitalizmin, sınırlı kaynakların ve insanların temel ihtiyaçlarına ulaşabilmek için yarış içine sokulduğu düzenin getirdiği yetersizlik duygusunu eklersek içimizdeki aşağılık kompleksi içimizde agresifleştiriyor.

Güzel bir şeylere dönüştürülebilecek bir içsel enerjiden, adeta tehlikeli, kontrol edilemez bir canavara dönüşen bu duygu, çekememezlik, bizim başarısız olduğumuz alanlarda başkalarının başarısı, haksızlık, adaletsizlik, eşitsizlik, fikir ayrılıkları gibi günlük hayatta kolayca karşılaşabileceğimiz durumlardan beslenerek mantığımızı devre dışı bırakıyor. Çok iyi tanıdığımız kendimizi tanıyamaz oluyoruz. İnsanlar hakkında mantıksız saçma sapan şeyler düşünmeye başlıyoruz, ilişkilerimize ciddi zararlar bile verebiliyoruz. Bütün bunları istemeden yapıyoruz, ancak bizi ele geçiriyor. İçimizdeki nefret duygusu, bastırılmış, ezilen tüm anıları hayata geçiriyor. Hayal edemeyeceğimiz kadar, kendimizden korkacak kadar güçlü oluyoruz. Ancak bu güç bizi ve çevremizi mahvediyor.

Belki de bu enerjiyi başka bir şekilde dışarı atmamız lazım. Öncelikle, bağırmak en iyi deşarj yöntemlerinden biridir. Doğada, ıssız olduğundan emin olduğunuz bir yerlerde apaçık gökyüzüne doğru, tıpkı ay ışığında uluyan kurtlar gibi bağırmak. Komik gelse de, alışık olmadığımızdan. O ilk enerji boşalmasını yaşadıktan sonra ise hemen bizi gerçekten biz yapan noktaları saptamalıyız. Neleri seviyoruz? Neleri başarılı yapıyoruz? Bu iki grubun Venn şemasını çizdiğimizde kesişimleri ne kadar geniş bir bölümü kapsıyorsa, aşağılık kompleksimizden o kadar kurtulabiliriz. Kendine, ne sevdiğini sor, ve o an mümkün olduğu ölçüde (ki buradaki “mümkün” tanımı, sınırları zorlamayı da kapsıyor) sevdiğin şeyleri yap. Kötü olduğun şeyleri düşünme. Başkaları karşısında ezildiğin noktalara pas verme. Eğer bir noktadan eziliyorsan on noktadan eziyorsun herkesi. Hayat bir oyun, bunu unutma. Bu bölümü en eğlenceli biçimde oynayıp, hidden level‘ları açıp en yüksek puan ile bitirmek senin elinde. Hayattan intikam al. İntikam, kölesi olunmadığı sürece insana olumlu enerji veren ve aşağılık kompleksini ezip geçen bir duygudur. Yalnızca, içimizdeki barışçıl insanı da bir saldırgana çevirme gibi kötü bir alışkanlığı vardır. Bu huyuna karşı dikkatli olduğumuz sürece sıkıntı yok 😊.

Aşağılık kompleksi, her ne kadar içimizde bizi en çok parçalayan dürtülerden biri olsa da, yenmesi de bir o kadar kolaydır. Hepimiz hayatta zaman zaman, bütün güzelliklerden uzaklaşıp, sevdiğimiz aktivitelerden, bize kendimizi iyi hissettiren insanlardan ve hayatın güzelliklerinden kopup karanlık bir spiralde aşağı düşmeye başlarız. İçimizdeki bastırılmış aşağılık kompleksinin ortaya çıktığı o zamanlarda, nefretle dolmak yerine, durumun bilincinde olup ortaya çıkan dürtüleri dinlemeye başlarsak, hem kendimiz hakkında daha fazla şey öğreniriz, hem de olumsuz bir durumu avantaja çevirerek, içimizdeki gücü olumlu aktivite ve düşüncelere odaklayabiliriz. Ne olursa olsun, içinizdekini bastırmaya çalışmayın. Bırakın özgür bir kuş gibi çıkıp uçsun, götürdüğü yere gidin. Gerektiği yerde onu, kalbinizin sesini dinleyip eğitin. Aslında hepsi bundan ibaret.

Kimim, Ve Neyim?

Geçtiğimiz bir kaç günde hayatımdaki her şeyi düşündüm. İlişkileri düşündüm. Yetmedi. Kendime döndüm. En genel haliyle tek bir soru sordum kendime: ben kimim?

7 Aralık 1989’de İzmir’de doğmuş, yaratıcılığa ve yapmaya değecek sporlara ve aktivitelere merakı olan, bilgisayar mühendisliği okumuş çocuk (adam deseler de, kendime çocuk demeyi seviyorum), kendiyle aşırı barışık, kafası rahat, girişimci, İstanbul’dan en yakın zamanda kaçmayı planlayan, her şeyi sorgulayan biri. Tabii ki, bunları yazmamın nedeni bu değil.

Kendine kimlik koyma (ya da son yazımdaki ilişkilerde olduğu gibi, belki de koymama), daha derinlere inmeyi gerektiriyor. Yatağımda hiçbir şey yapmadan durduğum ve hayatımı, geçmişimi, geleceğimi, nereye doğru gittiğimi düşündüğüm saatler bunun için en uygun zaman. Her ne kadar sıkılıp, öfleyip, “geçsin şu hastalık” modunda takıldıysam da, özlemişim her şeyden uzak ve yalnız kalmayı. Kulaklığımı takıp, ışıkları kapatıp, telefonumdan uzak, insanlardan, herkesten ve her şeyden, en azından fiziksel bağlamda uzak biçimde, bana huzur veren melodiler eşliğinde gözlerimi kapatıp, yatağıma yatıp, dünyadan tamamen koptuğum o an. Sadece duygularımla ve düşüncelerimle, dış etkenlerin etkisi olmadan kendimi, insanları, hayatı sorguladığım o an. Saatlerce uyuyamadığım dakikalar. Bazen kafamda senaryolar kurup insanlara ve sisteme nefret kusmak isteyişlerim, bazen ise nasıl oluştuğunu bile anlamadığım her şeyin mükemmel ve yolunda olduğuna dair sonsuzluk duygusu. İşte o an, daha derinlere inip kendime “ben kimim” diye sorabiliyorum.

Ben kimim? Çocukluğundan beri oyun yapmaya meraklı, kafasında ufak tefek fantastik oyunlar kuran Can mıyım? Çevresindeki herkesten daha sonra bilgisayarlarla ilgilenmeye başlayan, ortaokulda programlamaya başlayıp, lise/üniversitede insanları hack’leyen yaramaz mühendis çocuk? Hep fotoğraf çekmeye ilgisi olan, Facebook’undaki sayamayacağı kadar insanın profil resmini çekmiş, Instagram’da oldukça beğenilen, aynı zamanda dijital fotoğrafçılığın teknik imkanlarını zorlayan deneysel, HDR‘cı, astrofotoğrafçı? Yazmaya ilk başladığı haftalarda bile tanımadığı bir sürü insan tarafından yazıları çok beğenilen blogger? Üniversite hayatı boyunca dersler gram umrunda olmayan, derslerde tahtaya bakarken kafasında snowboard yapan adrenalin hastası? İlgisi olmayan şeyle hiçbir koşul altında uğraşmayı sevmeyen ve reddeden şımarık genç? Ciddi adlandırılan dünya ile kendi dünya arasında, bazen günde birkaç defa gidip gelen, kafası karışık girişimci insan? Şehir hayatının getirdiği stresten, kirli havadan, sahte insanlardan nefret edip sürekli kaçmaya çalışan ironik teknoloji hastası? Sevdi mi dünyanın en mükemmel insanı, sevemedi mi gerçek bir öküz olan, neredeyse kimseye bağlanamayan erkek? Ergen gruplar dinleyen, her tür müzikle barışık, melodik ve duygusal müzik ile natural high olabilen müziksever? Hayata pozitif bakan, ancak bu pozitifliği kendine uygulaması, insanlar tarafından engellenen, herkesi güldüren palyaço? Hayatın, uzayın ve zamanın sırlarına takık bilimsever? Aynada kendine bakmayı seven narsist kılıklı alçakgönüllü yardımsever? Doğasever ve hayvansever, insanların sahteliğinden ve dünyayı mahvetmesinden kaçan insan(!)? İnsanlardan kaçsa da, yine de yeni insanlar tanımayı seven extravert? İçi dışı bir, sevmediği insanın yüzüne tükürüp küfredebilen apolitik, fazla açıksözlü ve dürüst insan? Kurumsal hayatın kölesi olmamak adına birçok riski göze alıp sistemden kurtulmaya çalışan maceraperest?

Hepsi bu mu? Daha yüzlerce tanımlayıcı nitelikle özellik yazabilirim, ama belki de soruyu çok yanlış soruyorum. Belki de varlığımı kişileştirmek yerine daha büyük bir boyutta incelemeliyim.

Tekrar sorayım bakalım, ben kimim?

Kaç boyutlu olduğu hakkında bile ortak bir karara varamadığımız evrendeki sıradan bir galaksideki sıradan bir yıldızın çevresinde dönüp duran sıradan bir gezegendeki, sekiz milyara yakın sıradan insandan biri miyim? Bazı diğer sıradan insanlarla arasında, nedenini açıklayamadığı çok güçlü bir telepatik bağ olduğunu gören bir psychic? İçinde bulunduğu sistemin hem bir parçası olduğunu görebilen, hem içinden tamamen çıkamayacağını bilen, hem de basitliğini görebilen bir sorgulayan? Dünyanın gittiği noktayı apaçık görebilen ancak bunu değiştirecek güce (henüz) sahip olmayan vizyoner? Yüzlerce yıl önceki şizofren evangelist junkie pothead‘lerin peşinden koşan, manipülasyona açık insanların arasında sıkışıp kalmış bir open-mind? Hepimizin yıldız tozu (stardust) olduğunu unutup kendini dünyadan farklılaştırmaya çalışan bir marjinal?

Bu liste de uzayıp gider. Sanırım cevap ortada. Tıpkı ilişkilerde olduğu gibi, hepsinin süperpozisyonuyum. Eğer kendime belirli bir kimlik, kesin bir tag verirsem, farkında olmadan bilinçaltımda bu kimliğe bürünürüm ve ister istemez, kendime uymasa da ona göre davranmaya başlarım. Bunu istemiyorum. Kendim olmak istiyorum. Bu yüzden “ben buyum” gibi sıfatlar koymam kendime. Her sorgulayışımda, daha da derine iniyorum. Belki de kendimi sıfatlara hapsetsem düşüncelerime ters çıkacak bir sürü düşünce ve duygu keşfediyorum kendi derinlerimde. Bu yüzden tam olarak hiçbir şey değilim ben. Bazen mutlu, bazen pesimist, bazen zeki, bazen salak, bazen hardcore mühendis, bazen sanatçı ruhlu (bu ikisi birbirine bağlı, ancak bu yazının konusu değil), bazen insansever, bazen asosyal, bazen aseksüel, bazen sadece çalışmak isteyen, bazen sadece eğlenmek isteyen, bazen aşırı eğlenceli, bazen (karşımdakinin bende yarattığı motivasyona göre) aşırı sıkıcı, bazen eski fikirlerine sarılan, bazen tamamen yenilikçi insanım.

Kısaca, ben kendim’im.